Gazze’deki Olaylar ve Soykırım Kavramının Yeniden İnşası
Mehmet Rakipoğlu, Gazze’deki olayları modern soykırımın bir örneği olarak değerlendiriyor.
Mehmet Rakipoğlu / Fokusplus
Gazze Soykırımı ve Akademi – I
7 Ekim 2023 tarihinden itibaren İsrail’in Gazze’ye yönelik uyguladığı şiddet ve yıkım, sadece uluslararası siyasetin değil, aynı zamanda soykırım çalışmaları alanında da önemli bir tartışma konusu haline gelmiştir. Uzun yıllar boyunca soykırım kavramı genellikle Holokost, Ruanda ve Bosna gibi tarihi olaylar üzerinden ele alınmışken, Gazze meselesi bu alanda yeni bir dönüm noktası oluşturmuştur. Özellikle soykırım çalışmalarında önde gelen isimlerden Martin Shaw, Gazze’deki olayları sadece bölgesel bir çatışmanın sonucu olarak değil, modern soykırımın dönüşümünü gösteren bir tarihsel olay olarak değerlendirmektedir.
Shaw’un 2025 yılında yayımlanacak olan “The New Age of Genocide” adlı kitabı ve “The Genocide that Changed the World” başlıklı makalesi, bu konudaki teorik çerçeveyi oluşturan önemli akademik eserler arasında yer almaktadır. Shaw’un temel argümanı, Gazze’de yaşananların sadece bir savaşın parçası değil, aynı zamanda modern soykırımın yeni bir biçimini temsil eden tarihi bir dönüm noktası olduğudur. Bu bağlamda Gazze, sadece Ortadoğu siyaseti açısından değil, aynı zamanda soykırım çalışmalarının teorik temelleri açısından da önemli bir vaka olarak kabul edilmektedir.
Gazze’nin Soykırımsal Yapısı ve Tarihsel Arka Plan
Shaw’un analizinde öne çıkan ilk kavram “soykırımsal yapı”dır. Ona göre Gazze’de yaşananların anlaşılması için 7 Ekim sonrasındaki İsrail saldırılarına odaklanmak yeterli değildir. Aksine, bu durum, uzun bir tarihsel sürecin sonucunda oluşmuş yapısal dinamikler içinde değerlendirilmelidir. Shaw, Filistin’deki işgalin, etnik temizliğin ve soykırımın kökenlerini 20. yüzyılın başlarına, Siyonist yerleşim projesinin başladığı döneme kadar götürmektedir.
Shaw’a göre Siyonist hareketin temel hedeflerinden biri, Mandater Filistin topraklarında Yahudi çoğunluğa sahip bir devlet kurmaktı. Bu hedef, çoğu zaman Filistinli Arap toplumunun yerinden edilmesi veya ortadan kaldırılması gibi fikirlerle ilişkilendirilmiştir. Bu durum, Shaw’un ifadesiyle Filistin’de “potansiyel bir soykırım yapısı” yaratmıştır. Bu yapı, zaman içinde farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Örneğin, 1948’deki Nekbe sırasında yaklaşık 750 bin Filistinlinin zorla yerinden edilmesi, Shaw tarafından Filistin toplumunun parçalanmasına yol açan “kurucu olay” olarak değerlendirilmektedir. Benzer şekilde, 1967 savaşında yüz binlerce Filistinlinin yerinden edilmesi de bu soykırımsal yapının devamı olarak görülmektedir.
Shaw, özellikle Gazze Şeridi’nin 2000’li yıllardan itibaren maruz kaldığı abluka rejimini bu yapının en sert biçimlerinden biri olarak tanımlamaktadır. Ona göre Gazze’de uygulanan abluka, nüfusun günlük yaşamını kontrol eden bir kolektif cezalandırma mekanizması yaratmıştır. İsrail’in zaman zaman gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ve sivil altyapıyı hedef alan bombardımanlar, bu yapının sürekliliğini pekiştirmiştir. Shaw, bu durumu bazen “yavaş ilerleyen soykırım” kavramıyla açıklar; bu kavram, toplumun doğrudan kitlesel katliamlarla değil, yaşam koşullarının sistematik biçimde bozulması yoluyla zayıflatılması anlamına gelir.
Bu tarihsel çerçeve içinde Shaw, 7 Ekim’de gerçekleşen Aksa Tufanı operasyonunu da Filistin’deki bu soykırımsal yapının bir sonucu olarak yorumlamaktadır. Ona göre Hamas’ın gerçekleştirdiği operasyon, mevcut yapıyı dramatik bir şekilde harekete geçiren bir kırılma yaratmıştır. Ancak bu operasyonun ardından İsrail’in Gazze’de uyguladığı askeri strateji, Shaw’a göre daha önce görülmemiş ölçekte bir yıkım yaratmıştır.
Gazze Soykırımının Dinamikleri
Shaw’un analizinde ikinci önemli unsur, Gazze’de yürütülen askeri operasyonların karakteri ve dinamikleridir. Shaw’a göre Gazze’deki süreç yalnızca konvansiyonel bir savaş olarak açıklanamaz. Çünkü savaşın hedefi yalnızca silahlı bir örgüt değil, aynı zamanda sivil toplumun tüm altyapısıdır.
Shaw, Gazze’de yürütülen askeri stratejinin birkaç temel unsurdan oluştuğunu ileri sürmektedir. Bunlardan ilki yoğun bombardıman politikasıdır. İsrail ordusunun büyük tonajlı bombalar kullanarak yoğun nüfuslu bölgeleri hedef alması, Shaw’a göre yalnızca askeri hedefleri değil, aynı zamanda sivil yaşam alanlarını da yok etmektedir. İkinci unsur ise altyapının sistematik biçimde yıkılmasıdır. Hastaneler, okullar, üniversiteler ve kültürel kurumların hedef alınması, Shaw’a göre Filistin toplumunun sosyal dokusunu zayıflatmayı amaçlayan bir stratejinin parçasıdır.
Bu sürecin üçüncü önemli boyutu ise açlık politikasıdır. Shaw, Gazze’de uygulanan abluka ve insani yardımın kısıtlanmasını soykırım analizinin merkezine yerleştirir. Raphael Lemkin’in klasik soykırım tanımına atıfta bulunan Shaw, bir grubun yaşam koşullarının bilinçli bir şekilde yok edilmesinin de soykırım kapsamına girebileceğini vurgular. Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin II(c) maddesinde yer alan “bir grubun yaşam koşullarını fiziksel yok oluşa yol açacak şekilde bozmak” ifadesi, Shaw’un Gazze analizinde önemli bir referans noktasıdır.
Shaw ayrıca Gazze’de yaşananları “gettolaşma” kavramıyla ilişkilendirir. Ona göre Gazze’deki yaşam koşulları, özellikle 2024 sonrasında, tarihsel getto örnekleriyle karşılaştırılabilecek bir noktaya ulaşmıştır. Nüfusun büyük bir kısmı yerinden edilmiş, şehir altyapısı çökmüş ve milyonlarca insan temel gıda ve sağlık hizmetlerinden mahrum bırakılmıştır. Shaw, bu durumu, Filistin toplumunun yalnızca fiziksel olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel olarak da zayıflatılması anlamına gelen bir süreç olarak yorumlamaktadır.
Yeni Bir Soykırım Çağı ve Literatüre Katkısı
Shaw’un çalışmasının en önemli teorik katkısı, Gazze’yi “yeni bir soykırım çağının başlangıcı” olarak yorumlamasıdır. Ona göre 1990’lı yıllarda Bosna ve Ruanda gibi örnekler üzerinden gelişen soykırım literatürü, büyük ölçüde Batı’nın müdahale etmeyerek soykırımı engelleyememesi sorununa odaklanmıştır. Samantha Power gibi araştırmacılar bu dönemi “müdahale etmeme” politikasıyla açıklamışlardır.
Shaw’a göre Gazze, bu paradigmayı köklü bir şekilde değiştirmiştir. Çünkü bu kez soykırım, yalnızca müdahale edilmeyen bir olay değil, aynı zamanda uluslararası sistem içindeki güçlü aktörlerin doğrudan veya dolaylı desteğiyle gerçekleşen bir süreç olarak ortaya çıkmıştır. Shaw, özellikle ABD’nin askeri ve diplomatik desteğinin bu süreçte belirleyici olduğunu savunmaktadır. Ona göre Batılı devletlerin sağladığı siyasi koruma ve askeri yardım, Gazze’de yürütülen operasyonların sürdürülebilmesinde kritik rol oynamıştır.
Bu çerçevede Shaw, soykırımın yalnızca devlet merkezli bir suç olarak değil, aynı zamanda çok aktörlü bir “fail bloğu” tarafından gerçekleştirilen bir süreç olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu blok, yalnızca devlet liderlerini ve askeri kurumları değil, aynı zamanda medya, siyasi partiler ve bazı toplumsal kesimleri de içerebilir. Shaw, bu yaklaşımıyla soykırım çalışmalarında devlet dışı aktörlerin rolüne daha fazla dikkat çekilmesi gerektiğini savunmaktadır.
Son olarak Shaw, Gazze’nin soykırım kavramının akademik kullanımını da değiştirdiğini ileri sürmektedir. Uzun yıllar boyunca bazı araştırmacılar soykırım kavramını yalnızca Holokost gibi “maksimal” örneklerle sınırlı tutmaya çalışmışlardır. Shaw’a göre Gazze, bu yaklaşımın sürdürülemez olduğunu göstermiştir. Çünkü modern dünyada soykırım, çoğu zaman farklı yöntemlerin birleştiği karmaşık süreçler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bombardıman, açlık politikaları, zorla yerinden edilme ve kültürel yıkım gibi farklı yöntemler aynı anda kullanılabilmektedir.
Sonuç
Martin Shaw’un Gazze üzerine geliştirdiği analiz, soykırım çalışmalarında önemli bir teorik tartışma başlatmıştır. Shaw’a göre Gazze’de yaşananlar yalnızca belirli bir savaşın sonucu değil, modern soykırımın dönüşümünü gösteren tarihi bir dönüm noktasıdır. Filistin’de uzun süredir var olan “soykırımsal yapı”, 7 Ekim sonrasında yeni bir aşamaya girmiş ve Gazze’de yürütülen askeri strateji, sivil toplumun sistematik biçimde zayıflatılmasını hedefleyen bir sürece dönüşmüştür.
Shaw’un çalışmaları aynı zamanda soykırım kavramının yeniden düşünülmesi gerektiğini savunmaktadır. Ona göre soykırım, yalnızca doğrudan kitlesel katliamlarla değil, aynı zamanda bir toplumun yaşam koşullarını yok eden çok boyutlu politikalarla da gerçekleşebilir. Bu nedenle Gazze meselesi, yalnızca Orta Doğu’daki bir çatışma değil, aynı zamanda soykırım çalışmalarının teorik ve kavramsal sınırlarını yeniden tanımlayan bir vaka olarak görülmektedir.
Bu tartışma, Gazze’nin yalnızca siyasi bir kriz değil, aynı zamanda akademik literatürde yeni sorular ortaya çıkaran bir olay olduğunu göstermektedir. Soykırım kavramının nasıl tanımlanacağı, uluslararası sistemin bu tür suçlar karşısındaki rolü ve savaş ile soykırım arasındaki ilişki gibi sorular, Gazze üzerinden yeniden düşünülmektedir. Shaw’un çalışmaları bu nedenle yalnızca Filistin meselesine dair değil, modern dünyada devlet şiddetinin doğasına ilişkin daha geniş bir teorik tartışmanın parçası olarak değerlendirilmektedir.




