Irak, 22 Yıl Sonra Tek Güvenlik Otoritesi Etrafında Yeniden Şekillenecek mi?
Irak, 22 yıl sonra tek bir güvenlik otoritesi etrafında yeniden şekillenecek mi? Dr. M. Tahsin Gökkaya’nın analizi.
Irak’ta devlet dışı silahlı yapıların geleceği, uzun yıllardır tartışılan bir konu olmuştur. Ancak bu tartışmalar, ilk kez somut bir siyasi sürece dönüşme aşamasına gelmiş gibi görünmektedir. Bunun arkasında yalnızca ABD baskısı ya da Irak hükümetinin iradesi değil, aynı zamanda yıllardır bu yapıları ayakta tutan bölgesel ve iç siyasi dengelerin değişimi yatmaktadır.
Necef’teki Yüksek Dinî Merci Ali es-Sistani, uzun zamandır silahın yalnızca devletin elinde olması gerektiğini savunmaktadır. Aynı dönemde Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Fayık Zeydan, konuyu bir güvenlik meselesi olmaktan ziyade anayasal bir sorun olarak ele almaya başlamıştır. Washington’ın artan baskısı ve İran’ın bölgedeki nüfuzunun azalması da bu durumu etkilemiştir. Gazze Savaşı sonrası oluşan yeni bölgesel dinamikler, Lübnan ve Suriye’deki değişimler ile Tahran’ın karşılaştığı ekonomik ve siyasi baskılar, Irak’taki silahlı grupların hareket alanını daraltmıştır.
Bugün yaşananlar, 2003 sonrası kurulan hibrit güvenlik sisteminin yeniden tasarlanması sürecidir. Tartışılan mesele, birkaç grubun silah bırakması değil, devlet ile devlet dışı güçlerin aynı anda var olduğu modelin geleceğidir.
Mukteda es-Sadr’ın attığı adım, sürecin hızlanmasında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Sadr, yıllardır diğer gruplara yaptığı çağrıyı, kendi hareketi Seraya es-Selam üzerinden somutlaştırarak, bu grubun da devlet yapılarıyla bütünleşmesi gerektiğini açıklamıştır. Bu adım, yalnızca askeri değil, siyasi bir mesaj da taşımaktadır; silahla siyaset arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanması gerektiği vurgulanmaktadır.
Sadr’ın çıkışının ardından, Şii Koordinasyon Çerçevesi içinde de dikkat çeken bir hareketlilik yaşanmıştır. Özellikle Asaib Ehl el-Hak’ın siyasi kanadı ile askeri yapıları arasındaki ilişkiyi yeniden düzenleme yönündeki açıklamalar, uzun yıllardır ele alınmayan bir konunun artık gündeme geldiğini göstermektedir. Bağdat’ta bugün tartışılan konu, “silahların teslim edilmesi” değil, daha çok “bağın koparılması” yani bazı tugay ve birliklerin siyasi yapılardan ayrılarak doğrudan Başkomutanlık makamına bağlanmasıdır.
Bu ayrıntı önemlidir çünkü Washington’ın talep ettiği model ile Bağdat’ta konuşulan model arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. ABD bazı grupların tamamen tasfiye edilmesini isterken, Irak’taki siyasi aktörlerin önemli bir kısmı entegrasyon ve yeniden yapılandırma formülü üzerinde durmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte “fesih” ile “entegrasyon” kavramları arasındaki mücadele belirleyici olacaktır.
Irak’ta silah tartışmalarının merkezinde yer alan temel meselelerden biri, Haşdi Şabi ile silahlı grupların aynı yapı olarak değerlendirilmesidir. Oysa Haşdi Şabi, 2016 yılında yasalaştırılmış ve devlet bütçesinden finanse edilen resmi bir güvenlik kurumu olmasına rağmen, bünyesindeki bazı silahlı gruplar kendi siyasi, ideolojik ve örgütsel yapılarını korumaya devam etmektedir.
Bugün Asaib Ehl el-Hak, Kataib Hizbullah, Hareket en-Nuceba, Seyyid Şüheda Tugayları, Kataib İmam Ali ve Bedir’e bağlı bazı unsurlar, Haşdi Şabi içerisindeki askeri varlıklarının yanı sıra siyasi temsil, ekonomik ağlar ve medya araçlarıyla da etkili aktörler konumundadır. Bu yapıların önemli bir bölümü geçmişte DEAŞ’a karşı savaşta rol almış, ABD güçlerine karşı yürütülen saldırılarla anılmış ve son yıllarda “Direniş Ekseni” içinde faaliyet göstermiştir.
Mukteda es-Sadr’a bağlı Seraya es-Selam, Irak’taki bu tablo içerisindeki en dikkat çekici istisnadır. Her ne kadar Haşdi Şabi denkleminde önemli bir askeri güç olarak yer alsa da, siyasi çizgisi ve İran’a yakın gruplarla yaşadığı rekabet nedeniyle diğer Şii silahlı yapılardan farklı bir konumda değerlendirilmektedir.
Irak’ta tartışılan konu, Haşdi Şabi’nin kurumsal varlığından ziyade, bazı silahlı grupların devlet kurumları içerisinde yer alırken aynı zamanda bağımsız güç merkezleri olarak hareket etmeye devam etmeleridir. Bu nedenle yürütülen entegrasyon ve yeniden yapılandırma süreci, doğrudan Haşdi Şabi’nin tasfiyesini değil, devlet ile silahlı gruplar arasındaki bu ikili yapının yeniden düzenlenmesini hedeflemektedir.
Bu süreçte silahların teslimiyle ilgili yapılan açıklamalarda dikkat çeken nokta, “silahların teslim edilmesi” ya da “silahların hükümete devredilmesi” gibi doğrudan ifadelerin kullanılmaması olmuştur. Bunun yerine hemen hemen tüm açıklamalarda ortak şekilde “bağın/irtibatın koparılması” (fekkü’l-irtibat) kavramı öne çıkarılmıştır.
Bu ifadeyle kastedilen, söz konusu gruplara bağlı tugay ve birliklerin Haşdi Şabi içerisindeki örgütsel bağlarının sonlandırılması ve doğrudan Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın emrine verilmesidir. Mevcut tartışmalarda öne çıkan yaklaşım, grupların doğrudan ortadan kaldırılmasından ziyade, siyasi ve örgütsel bağlarının koparılarak devlet hiyerarşisine dahil edilmesi üzerine kuruludur.
Bu nedenle gözler şimdi hükümetin atacağı adımlarda. “Bağın koparılması” kararı, söz konusu yapıların üzerindeki siyasi ve ideolojik koruma şemsiyesini kaldırmakta ama aynı zamanda onları yeni seçeneklerle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu seçenekler arasında birliklerin yeniden yapılandırılması, personelin farklı askeri kurumlara dağıtılması, komuta kademesinin değiştirilmesi ve askeri teşkilatın yeniden düzenlenmesi bulunmaktadır.
Ancak uygulamanın nasıl gerçekleşeceği hâlâ net değildir. Tartışılan senaryolar arasında; savaşçıların güvenlik kurumlarına aktarılması, silah depolarının devlet kontrolüne verilmesi, komuta yapısının yeniden düzenlenmesi ve ağır silahların orduya devredilmesi gibi seçenekler bulunmaktadır.
Bununla birlikte tüm grupların aynı noktada buluştuğunu söylemek mümkün değildir. Kataib Hizbullah ve Hareket en-Nuceba gibi daha sert çizgide duran yapılar, silahsızlanmaya açık mesafe koymaya devam etmektedir. Bazı liderlerin kullandığı “Silahlarımızı ancak İmam Mehdi’ye teslim ederiz” söylemi, meselenin yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ideolojik bir boyuta sahip olduğunu göstermektedir.
Ancak bu itirazların arkasında başka hesaplar da bulunmaktadır. Eylül 2026’da Uluslararası Koalisyon’un Irak’taki görev süresinin sona erecek olması, birçok grup tarafından kritik bir eşik olarak görülmektedir. Yıllardır silahlı varlıklarını “yabancı askeri varlığa karşı direniş” gerekçesiyle meşrulaştıran bu yapılar, koalisyonun çekilmesinden sonra oluşacak yeni tabloyu görmek istemektedir. Bu nedenle bazı gruplar, kesin bir pozisyon almaktan kaçınarak zamanı kendi lehlerine kullanmaya çalışmaktadır.
Mevcut gidişat, sürecin geri döndürülemez bir noktaya ulaştığını göstermektedir. Çünkü bugün ilk kez Necef’ten Bağdat’a, yargı kurumlarından hükümete, Şii siyasi evinden uluslararası aktörlere kadar geniş bir kesim aynı hedef üzerinde birleşmektedir: silahın devlet otoritesi altında toplanması.
Bu sürecin sonunda tüm grupların ortadan kalkacağını söylemek için henüz erken. Ancak Irak, devlet dışı silahın meşruiyet kazandığı dönemi kapatıp, silahın devlet içinde yeniden tanımlandığı yeni bir döneme girmektedir. Bu nedenle bugün yaşanan tartışma, silahın geleceğinden çok, Irak devletinin geleceğiyle ilgilidir. Asıl soru da budur: Irak, yirmi iki yıl sonra ilk kez tek bir güvenlik otoritesi etrafında yeniden şekillenebilecek mi?




