Gazze Direnişinde İbrahimî Teslimiyetin Yansımaları
Yasin Aktay, Gazze’deki direnişi İbrahimî teslimiyetin çağdaş bir ifadesi olarak değerlendiriyor.
Yeni Şafak / Yasin Aktay
Gazze’de Kurban ve Allah Tasavvurunun İnsanlık İmtihanı
Kurban ritüeli, Hz. Adem’in çocuklarıyla başlayan bir uygulama olarak insanlık tarihinin derinliklerinde yer alıyor. Bu ritüelin zaman içindeki evrimi, insan zihninin dinî algılarını ve Allah’a olan bakış açısını yansıtması açısından oldukça önemli. Kurban, sadece bir dini ritüel değil, aynı zamanda insanın Tanrı ile kurduğu ilişkinin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir.
Ancak modern düşünce, kurban kavramını genellikle yanlış bir perspektiften ele alıyor. Pozitivist din sosyolojisinin etkisiyle şekillenen bu bakış açısına göre, insanlık ilkel dönemlerde tanrılara kan sunarak onları yatıştırmaya çalışıyordu. Zamanla çok tanrılı inançlardan tek tanrılı dinlere geçiş yapıldı ve nihayetinde modern insan, kurban gibi ritüellere ihtiyaç duymayan bir bilinç seviyesine ulaştı. Bu anlatımda kurban, insanlığın aşması gereken ilkel bir aşama olarak görülüyor.
Bu noktada dikkat çeken bir çelişki var: İhtiyaç duyan bir varlık nasıl Tanrı olabilir? Tanrı’nın mutlak anlamda ihtiyaçsız olması gerektiği gerçeği, bu anlayışın temellerini sorgulatıyor. İnsanların Allah hakkındaki antropomorfik tasavurları, tarih boyunca kurban anlayışını da etkiledi. İnsan zihni, Tanrı’yı çoğu zaman kendi arzuları ve ihtiyaçları üzerinden değerlendirmeye eğilimlidir. Bu nedenle putperestlik ve çok tanrıcılık, insan zihninin tevhidden sapma biçimleri olarak ortaya çıkmıştır.
Günümüzde bile, tevhid inancını benimsemiş toplumlarda, bazı kişilerin büyük zatlar veya ermişler üzerinden Allah’a yaklaşma çabaları, yeni putlaştırmalara dönüşebiliyor. Dolayısıyla, kurban etrafında oluşan sapmalar, aslında Allah tasavvurundaki bozulmaların bir sonucudur. İnsan, Allah’ın emrettiği ibadetleri sanki Tanrı’nın bir ihtiyacı varmış gibi düşünmeye başlıyor. Oysa ibadetlerin amacı, insanı kula kulluktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul olmanın özgürlüğüne ulaştırmaktır. Kur’an’da da belirtildiği gibi, Allah’a ulaşan şey, ne kurbanın eti ne de kanıdır; asıl ulaşan, insanın niyeti ve teslimiyetidir.
Bir diğer önemli sapma ise kurban konusunu sadece ataerkil bir baba otoritesi çerçevesinde ele almaktır. Modern yorumların bir kısmı, Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme isteğini, bir babanın mutlak bir otorite kurma çabası olarak sunmaya çalışıyor. Ancak tevhid geleneğinde, insan kurban etme uygulaması asla olmamıştır. Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmeye yönelmesi, tamamen kendisine özgü bir ilahi imtihandır ve bu imtihan başarıyla geçildiğinde, oğlunun fidyesi yine Allah tarafından bir koçla ödenmiştir. Çünkü İbrahim’in de İsmail’in de, koçun da sahibi Allah’tır.
Bu kıssada İsmail, pasif bir varlık değil, bilinçli bir özne olarak yer alır. O, Allah’tan gelen emri kavradığında, babasına değil doğrudan Allah’a teslim olur ve tereddüt etmeden boynunu bıçağın altına yatırır. Burada tek taraflı bir ataerkil tahakküm değil, iki taraflı bir teslimiyet söz konusudur. Ali Şeriati, Kierkegaard etkisiyle imtihanı İbrahim’e odaklar; çünkü Kierkegaard’ın anlatısında kurbanlık oğulun bu durumdan haberi yoktur ve asıl imtihan babanın imtihanıdır. Ancak İslami anlatıda imtihan, hem İbrahim’in hem de İsmail’in imtihanıdır.
Yahudi kaynaklarında kurban anlatısının zamanla nasıl tahrif edildiğini de görmek mümkündür. Kurbanın İshak’a çevrilmesi, sadece nesep merkezli bir üstünlük anlatısı üretmekle kalmamış, aynı zamanda hikâyenin ruhunu da değiştirmiştir. Bazı Yahudi anlatılarında İshak, kurban edileceğini anlayınca korkuyla babasına yalvarır. Ancak peygamber seviyesinde bir kişinin böyle bir tavır sergilemesi düşünülemez.
Bu farklılık, Gazze ile Siyonist İsrail arasında ortaya çıkan insan tipolojisini anlamak açısından da çarpıcıdır. Siyonist İsrail’in teolojik bilinçaltında hayatı mutlaklaştıran, ölümü anlamsızlaştıran bir anlayış vardır. Kendilerini Allah’ın seçilmiş kulları olarak görürler, ancak Allah’a kavuşma konusunda aceleleri yoktur. Ölüm, onlar için bir kayıptır. Oysa Gazze’de, Allah yolunda ölümü bir yok oluş değil, bir şehadet ve kavuşma olarak gören bir anlayış hâkimdir. Gazzeliler için İshak ile İsmail arasında bir ayrım yoktur; mesele, yalnızca Allah’a teslimiyet meselesidir.
Bu nedenle Gazze’deki direniş, sadece siyasi veya askeri bir direnç değil, derin bir teolojik ve varoluşsal bilinçtir. Kurbanın tahrifi ile Allah tasavvurunun tahrifi, tarih boyunca birlikte ilerlemiştir. Maimonides’in kurban üzerine yaptığı değerlendirmeler de dikkat çekicidir. Yahudi düşüncesinin önemli isimlerinden biri olan Maimonides, yakmalık kurban geleneğinin aslında Yahudi teolojisinin özünü yansıtmadığını belirtir. Bu tür uygulamalar, insanların alışkanlıkları nedeniyle tamamen ortadan kaldırılamamış tarihsel formlardır.
Bu yaklaşım, kurbanı daha sembolik bir anlamda ele alıyor gibi görünse de, sonuçta kurbanı insan zihninin tarihsel bir üretimi olarak görmek bakımından İslam’ın gerisinde kalır. İslam’da kurban, insanın icat ettiği bir ritüel değil, insanı Allah’a yaklaştıran, nefsini aşmasını sağlayan ve kula kulluktan özgürleştiren ilahi bir eğitimdir. Bugün Gazze’ye baktığımızda, kurbanın gerçek anlamını ve hayata yansımalarını yeniden gözlemliyoruz. Kurban, yalnızca bir hayvanın kesilmesi değil, insanın Allah’tan başka her şeye bağımlılığını kesmesidir. İbrahim’in bıçağı, sadece İsmail’e değil, insanın Allah’tan başka her şeye olan bağına yönelmiştir. Belki de Gazze’de dünyanın anlayamadığı şey, bazı insanların hayatı mutlaklaştırırken, bazılarının Allah uğruna hayatı bile feda edebilecek bir teslimiyetle yaşamasıdır; bu, kurbana hayat vererek hakikatin tecellisi olarak ortaya çıkmaktadır.




