Doğruluk ve Yalan: İslâm’da Doğru Sözlülüğün Önemi
İslâm’da doğruluğun ve yalanın yeri, Hz. Peygamber’in öğretileriyle ele alınıyor.
Resûlullah (sav) yalan söylemenin, kişinin inandığı birine karşı büyük bir ihanet olduğunu belirtmiştir.
Ebû Hüreyre’den aktarılan bir hadiste, “Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” (HM8577 İbn Hanbel, II, 349)
***
Hasan b. Ali, Resûlullah’tan (sav) “Seni şüphelendireni bırak, şüphelendirmeyene bak. Doğruluk kalbin huzura ermesidir. Yalan ise şüpheden ibarettir.” şeklinde bir ders aldığını ifade etmiştir. (T2518 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 60)
***
Ebû Hüreyre’den nakledilen başka bir hadiste, Hz. Peygamber (sav) “Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!” demiştir. (D4992 Ebû Dâvûd, Edeb, 80)
***
Süfyân b. Esîd el-Hadramî, Resûlullah’ın (sav) “Bir konuda seni tasdik ettiği hâlde kardeşine yalan söylemen ne kadar büyük bir ihanettir!” dediğini aktarmıştır. (D4971 Ebû Dâvûd, Edeb, 71)
***
Abdullah b. Mes’ûd’un rivayetine göre, Resûlullah (sav) “Doğruluktan ayrılmayın. Doğruluk insanı iyiliğe, iyilik ise cennete götürür. Kişi sürekli doğru söylerse Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan insanı kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür.” (M6639 Müslim, Birr, 105)
İslâm’ın ilk yıllarında, Mekke’de müminlerin sayısı azdı ve gizlice ibadetlerini yerine getiriyorlardı. Hz. Peygamber, dördüncü yılının başında, Allah’ın emriyle akrabalarını İslâm’a davet etmeye başladı. Bu, oldukça zor bir görevdi; çünkü akrabalarının tepkisinden endişe ediyordu. Acaba, atalarının dinini bırakıp İslâm’ı kabul edecekler miydi?
Hz. Muhammed (sav), ilk olarak yakın akrabalarını, Abdülmuttalib oğullarını İslâm’a davet etti ve ardından Safâ tepesine çıkarak, “Yâ Sabâhâh! Yâ Sabâhâh!” diye seslendi. Bu çağrıyı duyan Araplar, yaklaşarak onun yanına geldiler. Resûlullah (sav), “Eğer ben size, ‘Şu vadinin arkasında size saldırmak isteyen düşman var’ desem, bana inanır mısınız?” diye sordu. Herkes bir ağızdan, “Evet, inanırız. Çünkü senin bugüne kadar yalan söylediğini hiç görmedik.” diye yanıtladı. Ardından, “O zaman ben sizi şiddetli bir azaba karşı uyarıyorum.” dedi. Bu sözler, kalabalık için beklenmedik bir durumdu ve tepkiler gelmeye başladı. Özellikle amcası Ebû Leheb, karşı çıktı. Ancak herkes, Hz. Muhammed’in (sav) her zaman doğru sözlü olduğunu biliyordu.
Sevgili Peygamberimiz, doğruluğun sembolü olarak tanınırken, İslâm dini de doğruluğu bir erdem olarak benimsemiştir. İslâm’da, Allah’a ve Resûlullah’a inanarak öz ve söz birliği içinde yaşayanlar için çeşitli mükâfatlar vaat edilmiştir. İman ile doğruluk arasındaki sıkı bağ, insanın Rabbine karşı sadık olmasını ve niyetleriyle eylemlerinin tutarlı olmasını gerektirir. Bu sayede dosdoğru yola ulaşmak mümkündür. Bu nedenle, Hz. Peygamber’in en belirgin özelliklerinden biri olan doğruluk, müminlerin de en önemli vasfıdır.
Mümin, bazı olumsuz özelliklere sahip olabilir, ancak yalancı olması kabul edilemez. Çünkü müminin kalbi, imanın ve doğruluğun merkezi olmalıdır. Hz. Peygamber, “Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” buyurmuş ve “Mümin yalan söyler mi?” sorusuna, “Konuştuğu zaman yalan söyleyen kimse, Allah’a ve âhiret gününe (tam mânâsıyla) inanmamıştır.” şeklinde yanıt vermiştir.
İnsanın söz ve davranışlarında doğruluğu esas alması, hem dini hem de ahlaki açıdan önemlidir. Bireylerin ve toplumların sağlıklı bir hayat sürdürebilmesi için, insan ilişkilerinde dürüstlük esas alınmalıdır. Yalan, bir toplumda dedikoduya, dedikodu da nefret ve düşmanlığa yol açar. Bu tür bir ortamda huzur içinde yaşamak imkansız hale gelir. Bu nedenle, bireysel ve toplumsal huzur için yalan söylemekten kaçınmak gereklidir. Yalan, insan fıtratına aykırı olduğu için, mümin kalbi yalan söylendiğinde rahatsız olur, doğruluk karşısında ise huzur bulur. Hz. Peygamber, “Seni şüphelendireni bırak, şüphelendirmeyene bak. Çünkü doğruluk kalbin huzura ermesidir. Yalan ise şüpheden ibarettir.” demiştir. Bu huzuru sağlamak için, insanlar konuşurken dikkatli olmalı ve her düşündüğünü dile getirmemelidir. Aksi halde, yalan söyleme ihtimali yüksektir. Hz. Peygamber (sav) bu duruma düşmemeleri için, “Her duyduğunu söylemesi kişiye yalan olarak yeter!” şeklinde uyarmıştır.
Sevgili Peygamberimiz, yalan söylememiş ve müminlere de yalanı yasaklamıştır. Yanında biri yalan söylese, o kişinin hemen tevbe etmesini istemiştir. Çünkü Hz. Peygamber, yalan söyleyen kişinin münafıklığın üç alâmetinden birini taşıdığını belirtmiştir: “Münafığın alâmeti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler, vaat ettiği vakit sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.” Ayrıca, yalanın insan ilişkilerine verdiği zararı da şöyle ifade etmiştir: “Bir konuda seni tasdik ettiği hâlde kardeşine yalan söylemen ne kadar büyük bir ihanettir!”
Hz. Peygamber, yalan konusunda son derece hassas davranmış ve insanları yalandan sakındırmıştır. Yalan söylemeyi ve yalanla şaka yapmayı da yasaklamıştır. Bir gün, bir annenin çocuğuna yalan söyleyerek şaka yaptığını duyduğunda, kadına “Ona ne vereceksin?” diye sormuş, kadının “Kuru hurma.” demesi üzerine, “Eğer ona bir şey vermemiş olsaydın, bu senin için bir yalan olarak yazılacaktı.” demiştir. Hz. Peygamber, “Yalancılıktan kaçının. Çünkü ister ciddi olsun, isterse şaka yollu olsun yalan söylemek Müslüman’a yakışmaz.” diyerek bu konunun önemini vurgulamıştır. Ayrıca, “İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimselere yazıklar olsun.” diyerek, şaka yapsa bile yalanı terk etmeyenlerin tam anlamıyla mümin olamayacağını belirtmiştir.
Müslüman, Allah’a ve Resûlullah’a inanarak öz ve söz birliği içinde olmalıdır. Yalan söylemek, yapılan ibadetlerin şuuruna varılmadığını gösterir. Hz. Peygamber, oruçlu olduğu hâlde yalanı terk etmeyenlerin, aç ve susuz kalmalarının Allah’ın ihtiyacına olmadığını belirtmiştir. Bu durumda, oruçtan nasipleri sadece aç ve susuz kalmak olacaktır. İbadetler, Müslümanları daha iyi bir kul olmaya yönlendirmelidir.
Müslümanların en temel vasıflarından biri olan doğruluk, özellikle şahitlik, alışveriş ve ticaret gibi durumlarda daha da önem kazanmaktadır. Hz. Peygamber, yalan şahitliği men ederek, bunu Allah’a şirk koşmaya denk tutmuştur. Şahitlerin gördüğünü olduğu gibi söylemesi gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü bile bile bir insanın hakkının yenmesine vesile olmak, ona zulmetmekle eşdeğerdir. Hz. Peygamber, büyük günahların en ağırını sayarken, Allah’a şirk koşmayı ve anne-babaya itaatsizliği zikrettikten sonra, “İyi dinleyin bir de yalan söylemek ve yalan şahitlik yapmaktır.” demiştir. Bu sözü o kadar çok tekrarlamıştır ki, orada bulunan sahâbîlerden biri, Hz. Peygamber’in (sav) neredeyse hiç susmayacağını düşünmüştür.
Ticaret hayatında da dürüstlük esastır. Hz. Peygamber, müminlerin ticaret yaparken yalan söylemekten kaçınmalarını öğütlemiştir. “Eğer bir satıcı, doğru söyler ve gerekli açıklamalarda bulunursa, alışverişi bereketlendirilir. Eğer yalan söyler ve kusurları gizlerse, alışverişinin bereketi yok olur.” demiştir. Müslümanları ticaret yaparken gördüğünde, “Ey tacirler!” diye seslenmiş ve Allah’tan korkmayan ve doğruluktan ayrılan tacirlerin kıyamet gününde günahkârlar olarak diriltileceğini bildirmiştir. Ayrıca, müminleri alışveriş esnasında yalan yere yemin etmekten de sakındırmış, kıyamet gününde yalan yere yemin edenlerin yüzlerine bakmayacağını belirtmiştir.
Hz. Peygamber, yalan söylemeyi yasakladığı gibi, yalan söyleyenlerin acı akibetlerini de bildirmiştir. Cehennemlikler arasında yalancıları sayarak, yalanları dolayısıyla kıyamet günü yüzlerinin kapkara olacağını söylemiştir. Ayrıca, rüyasında yalancıların cehennemde ağır işkencelerle cezalandırıldığını görmüş ve bu durumu ashâbına anlatmıştır.
Yalan, insanı hem dünyada hem de âhirette çeşitli sıkıntılara sokmaktadır. Özellikle Allah hakkında yalan söylemek, en ağır sonuçları doğurabilmektedir. Bazı insanlar, “Allah bizi ilk yarattığı gibi tekrar yaratamaz.” diyerek Yaratan’ını yalanlamış ve şirk koşmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîm, bu tür kimseleri “Bak nasıl da Allah hakkında yalan uyduruyorlar. Bu, apaçık bir günah olarak onlara yeter.” diyerek uyarmaktadır. “Halbuki Allah’a karşı yalan uydurandan veya onun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir!” diyerek bu durumu belirtmiştir. Allah onlara lânet etmiş ve kıyamet gününde yüzlerinin kapkara olacağını bildirmiştir.
Hz. Peygamber hakkında yalan uydurmak da âhirette ağır cezaları gerektiren bir durumdur. Allah’ı inkâr edenler, Resûlullah hakkında da yalan söylemekten çekinmemişlerdir. İslâm’a inandığını söyleyen bazı kimseler de Hz. Peygamber’in adını kullanarak çeşitli amaçlar gütmüşlerdir. Hz. Peygamber, “Benim adıma yalan söylemek başkasının adına yalan söylemek gibi değildir.” demiştir. “Kim benim adıma kasten yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.” diyerek yalancıları uyarmıştır. Ayrıca, yalan olduğunu bildiği hâlde bir hadisi doğruymuş gibi nakledenlerin de, onu uyduranla aynı konumda olduğunu belirtmiştir.
Bazı durumlarda doğruyu söylemek, kişiyi çeşitli sorunlarla karşılaştırabilir. Ancak, doğruyu söyleyen kişi nihayetinde kazançlı çıkar. Örneğin, Tebük Seferi’ne katılmayan ve münafıkların yaptığı gibi yalan söylemeyen Kâ’b b. Mâlik, Mürâre b. Rabîa ve Hilâl b. Ümeyye, doğru sözlü olmaları nedeniyle Allah’ın affına mazhar olmuşlardır. Doğru söyleyenler, dünya hayatında geçici zararlara uğrasalar da, nihayetinde cennette mükâfatlandırılacaklardır. Hz. Peygamber, “Siz bana altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim.” demiş ve ilk sırada, “Konuştuğunuz zaman doğru söyleyin.” ilkesini zikretmiştir. Ayrıca, yalan söylemeyi terk edenlere cennetin ortasında bir köşk yapılacağını da müjdelemiştir.
İslâm dini, söz ve davranışlarda doğruluğu esas almakla birlikte, bazı zaruri durumlarda yalan söylenmesine izin vermiştir. İnsanların arasını düzeltmek gibi hayırlı bir amaca sadece yalanla ulaşılabilecekse, bu gibi durumlarda yalan caiz sayılmaktadır. Hz. Peygamber, yalnızca üç durumda yalana izin vermiştir: kişinin yuvasının huzurunu düşünerek eşini memnun etmesi, küs olan insanları barıştırmak ve savaşta ordu menfaati için. Hendek Savaşı’nda, Müslüman olduğu kâfirler tarafından bilinmeyen Nuaym b. Mes’ûd, düşman arasına fitne sokabilmek için Resûlullah’tan (sav) yalan söylemek hususunda izin istemiş ve Hz. Peygamber (sav) ona, “İstediğini söyle. Sen bu konuda serbestsin.” demiştir.
Hz. Peygamber, hayatı boyunca doğru yaşamış ve Müslümanların da doğru sözlü insanlar olmasını istemiştir. Resûlullah’ın (sav) her zaman doğruyu söylediği, onu tanıyan kâfirler tarafından bile itiraf edilmiştir. Her konuda olduğu gibi, özü sözü bir insan olma hususunda da Resûlullah (sav) Müslümanlar için güzel bir örnektir. Allah Teâlâ’nın, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” emrine uyarak dosdoğru bir hayat süren Sevgili Peygamberimiz, inananlara da “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol!” tavsiyesinde bulunmuştur. Özü ve sözü bir olmak, insanın niyetinin söz ve eylemleriyle uyum içinde olmasını ifade eder. Bu özelliklere sahip bir Müslüman, dünyada ve âhirette razı olunan bir kul hâline gelecek ve ebedî mutluluğu yakalayacaktır. Yalan, tüm kötülüklerin temeli iken, doğruluk ve dürüstlük, insan vicdanını huzura kavuşturan, ruh dünyasını aydınlatan ve geliştiren her türlü iyilik ve güzelliğin temelidir. Doğruluk temelini esas alan bir kişi, bu temel üzerinde durduğu sürece razı olunan bir mümin olacak ve mükâfat olarak cennete girecektir. Hz. Peygamber, doğruluğun iyi bir kul olmaya, iyi kulluğun da kişiyi cennete götüreceğini belirterek müminleri şu sözlerle doğruluğa teşvik etmiştir: “Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür.”




