Trump Döneminde Pentagon: Hegseth’in Radikal Dönüşümü

Pete Hegseth, Trump döneminde Pentagon’u ideolojik bir ‘Savaş Bakanlığı’na dönüştürüyor mu? ABD’nin savaş doktrini nasıl değişiyor?

Olcay Can Kaplan / Tercüman Gazetesi

Niccolò Machiavelli, Prens adlı eserinde, bir hükümdarın hem aslanın gücüne hem de tilkinin kurnazlığına sahip olması gerektiğini savunarak, devletin bekası için ahlakın askıya alınabileceği bir politik realizmin temellerini atmıştır. Ancak 21. yüzyılın üçüncü on yılında, Amerika Birleşik Devletleri’nin savunma mimarisinin zirvesinde yer alan Pete Hegseth, Machiavelli’nin bu rasyonel güç projeksiyonunu aşarak, Thomas Hobbes’un “herkesin herkesle savaşı” (bellum omnium contra omnes) olarak tanımladığı doğa durumunu ilahi bir takdirle birleştiren radikal bir dönüşümü temsil ediyor. Hegseth’in liderliğinde, Savunma Bakanlığı “Savaş Bakanlığı”na (Department of War) evriliyor ve bu durum, askeri bir komuta merkezinin ötesinde eskatolojik bir akselerasyonizmin (kıyameti hızlandırma inancı) ve medeniyetler çatışmasının uygulama sahası haline geliyor.

Donald Trump’ın 2024 seçim zaferinin ardından Hegseth’i savunma bakanı olarak ataması, Washington’un geleneksel güvenlik elitleri için büyük bir şok etkisi yarattı. Senato’da Başkan Yardımcısı JD Vance’in belirleyici oyuyla onaylanan Hegseth, göreve başlar başlamaz Pentagon’un kurumsal kimliğini ve stratejik önceliklerini köklü bir biçimde sarstı. Hegseth’in “Savaş Bakanı” unvanını benimsemesi ve ordunun temel misyonunu “ölümcüllük” ve “düşman iradesini kırma” üzerine yeniden inşa etmesi, Amerikan askeri doktrininde sivil koruma ve insani hukuk ilkelerinin ikincilleştirildiği yeni bir paradigmanın işareti olarak öne çıkıyor.

Hegseth’in vizyonu, Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” teorisinin en radikal yorumuyla örtüşüyor. Ona göre dünya, rasyonel diplomatik aktörlerin değil, uzlaşması imkânsız dinsel ve kültürel blokların çarpıştığı bir arena. Bu arenada ABD ordusu, yalnızca bir ulusal güvenlik aracı değil, “Batı Medeniyeti”ni ve onun “Hristiyan temellerini” korumakla görevli modern bir şövalye düzeni olarak konumlandırılıyor.

Hegseth’in “tehlikeli aşırılığı” yalnızca asker kökenli olması veya Fox News’teki yorumculuk geçmişiyle sınırlı değil; bu aşırılığın kökleri, “Hristiyan Yeniden Yapılanmacılığı” ve “Alan Egemenliği” olarak bilinen radikal teolojik doktrinlere dayanıyor. Hegseth’in mensubu olduğu Pilgrim Hill Reformed Fellowship kilisesi, bu fikirlerin en katı savunucularından biri olan Pastor Doug Wilson tarafından kurulan bir ağın parçasıdır. Doug Wilson, kendisini açıkça “Hristiyan milliyetçisi” olarak tanımlayan ve ABD’nin seküler anayasal düzeninin yerine “İncil hukukuna” dayalı bir teokrasinin gelmesi gerektiğini savunan bir figürdür. Wilson’ın vizyonu, kadınların oy hakkının elinden alınması, eşcinselliğin ölümle cezalandırılması ve toplumun katı bir patriyarkal düzen içerisinde yeniden yapılandırılmasını içermektedir. Hegseth’in savunma bakanı olarak Wilson’ı Pentagon’a davet ederek bir ibadet törenine liderlik ettirmesi, bu marjinal ideolojinin Amerikan askeri stratejisinin merkezine sızdığının en somut kanıtıdır.

Hegseth’in bu kilise ağına olan bağlılığı, ordunun iç kültürü üzerinde doğrudan bir baskı mekanizmasına dönüşmüştür. Hegseth, ordudaki “woke” unsurları temizleme iddiasıyla, Wilson’ın savunduğu “sert İncil gerçeği” ile uyumlu bir savaşçı kültürü inşa etmeye çalışıyor. Bu değişim, orduda görev yapan kadın personelin statüsünü sarsan, çeşitlilik programlarını lağveden ve terfi sistemini dinî/ideolojik sadakate endeksleyen bir dizi radikal kararı beraberinde getiriyor.

Hegseth’in liderliğinde yürütülen İran harekâtı “Operation Epic Fury”, onun çatışma kurallarına (Rules of Engagement – ROE) olan derin nefretinin bir laboratuvarı işlevini görüyor. Hegseth, askerlerine “düşmanı yere düşmüşken yumruklama” talimatı vererek, savaşın adil bir mücadele olması gerekmediğini savunuyor. Ona göre, sivil kayıpları sınırlamak için tasarlanmış kurallar, siyasi doğrucu birer prangadan ibaret.

Bu kısıtlamasız şiddet anlayışının en karanlık tezahürü, İran’ın Minab şehrindeki bir kız okuluna düzenlenen ve 160’tan fazla öğrencinin ölümüyle sonuçlanan saldırıdır. Hegseth, bu tür trajedileri “savaşın doğal bir parçası” olarak nitelendirmiş ve medyayı bu ölümleri “başkanı kötü göstermek için” kullanmakla suçlamıştır. Sivil koruma birimlerinin lağvedilmesi ve askeri avukatların yetkilerinin kısıtlanması, bu tür sivil katliamlarının tesadüf değil, Hegseth doktrininin bir sonucu olduğunu göstermektedir.

Hegseth’in savaş anlayışı, düşmanın yalnızca askeri kapasitesini değil, aynı zamanda moralini ve toplumsal dokusunu da hedef alıyor. “Maksimum otorite” ve “maksimum ölümcüllük” prensipleri, sahada görev yapan askerlere kontrolsüz bir güç kullanım yetkisi veriyor ve bu da savaş suçları riskini en üst seviyeye çıkarıyor.

Hegseth’in “aşırılığı”, geleneksel askeri hedeflerin çok ötesinde, dinsel bir kehaneti gerçekleştirme arzusunda yatıyor. Askerî Din Özgürlüğü Vakfı’na (MRFF) gelen şikâyetler, Pentagon içerisindeki brifinglerde İran Savaşı’nın “İncil’deki kıyamet kehanetlerinin gerçekleşmesi” olarak sunulduğunu ortaya koyuyor. Pek çok birlikte, komutanların askerlerine “Bu savaş Tanrı’nın ilahi planının bir parçasıdır” dediği ve Donald Trump’ı “İsa tarafından İran’da Armageddon ateşini yakmak üzere anlaşmış” bir lider olarak tanımladığı rapor edilmiştir. Bu “eskatolojik akselerasyonizm”, siyasi krizleri çözmek yerine onları tırmandırarak Mesih’in dönüşü için gerekli gördüğü küresel kaosu yaratmayı amaçlıyor.

Hegseth’in 2020 tarihli American Crusade kitabındaki “11. yüzyılın Hristiyan kardeşleri gibi savaşmak zorundayız” ifadesi, bu zihniyetin bir metafor değil, bir operasyonel plan olduğunu gösteriyor. Bu bakış açısına göre, İran yalnızca bir jeopolitik rakip değil, “Amalek” olarak adlandırılan ve yok edilmesi gereken dinsel bir düşmandır.

Hegseth’in vücudundaki dövmeler, onun ideolojik evreninin en net haritasını sunuyor. Bu semboller, sıradan dinî işaretler olmanın ötesinde, aşırı sağcı ve beyaz üstünlükçü gruplar tarafından paylaşılan bir kimlik beyanıdır. Kudüs Haçı (Jerusalem Cross) göğsündeki dövme, doğrudan Haçlı Seferleri ve Kudüs Krallığı ile bağlantılıdır. Hegseth bunu “masum bir Hristiyan sembolü” olarak savunsa da uzmanlar bu sembolün günümüzdeki kullanımının “Hristiyan fethi” ve Müslümanlara yönelik şiddetin meşrulaştırılması anlamına geldiğini belirtmektedir. Kolundaki “Deus Vult (Tanrı Böyle İstiyor)” ifadesi, Birinci Haçlı Seferi’nin savaş nidasıdır. 6 Ocak Kongre baskınında da kullanılan bu slogan, teokratik şiddetin bir onay mührü olarak kabul edilmektedir. Arapça “Kafir” yazılı dövmesi, Hegseth’in İslam dünyasına bakışını en radikal şekilde özetleyen unsurdur. Bu dövme, yalnızca inançsızlığı değil, Müslümanlara yönelik köklü bir düşmanlığı ve onları “öteki” olarak işaretleme arzusunu temsil ediyor.

Hegseth’in tehlikeli olarak nitelendirilmesinin bir diğer sebebi, savunduğu radikal eril kültürün kendi kişisel hayatındaki yansımalarıdır. Annesi Penelope Hegseth’in 2018 yılında ona gönderdiği e-posta, Hegseth’in “kadınları kendi gücü ve egosu için kullanan, aşağılayan bir istismarcı” olduğunu ortaya koymaktadır. Hegseth, Fox News’te yıllarca cilaladığı “Muscleman” estetiğiyle, bu tür bir toksik erkekliği ordu içerisine de enjekte etmeye çalışıyor. Ordudaki kadınların varlığına karşı çıkan, “fiziksel standartları en yüksek erkek düzeyine” çekerek kadınları saf dışı bırakan Hegseth, aslında Doug Wilson’ın savunduğu “patriarkal toplum” modelini silahlı kuvvetler üzerinden hayata geçiriyor. Bu durum, ordunun iç disiplinini bozmakta ve cinsel saldırı iddialarının arttığı bir ortamda hesap verebilirliği ortadan kaldırmaktadır.

Hegseth’in kariyerindeki en belirleyici anlardan biri, Eddie Gallagher ve Clint Lorance gibi savaş suçlarıyla itham edilen askerlerin affedilmesi için yürüttüğü lobi faaliyetleridir. Hegseth’e göre bu kişiler “katil değil, savaşçı” ve savaş meydanında alınan her karar, ne kadar vahşi olursa olsun, sivil yargı veya “yurt içindeki klimalı odalarda oturan elitler” tarafından sorgulanmamalıdır. Bu anlayış, Amerikan ordusunu bir hukuk devleti kurumu olmaktan çıkarıp, kendi yasalarını koyan ve denetlenemeyen bir milis gücüne dönüştürüyor. Hegseth’in “Jagoff” olarak aşağıladığı askeri avukatların (JAG) tasfiye edilmesi, ordudaki hukuki denetimi tamamen ortadan kaldırmayı amaçlıyor.

Hegseth’in yönetim tarzı, Thomas Hobbes’un Leviathan’da tasvir ettiği, egemenin mutlak otoritesine dayalı ve korkuyla şekillenen bir toplum vizyonuna benziyor. Hegseth için barış, yalnızca “güç yoluyla gelen bir sessizlik” ve düşmana uygulanan “cezalandırıcı şiddet”, bu sessizliğin tek güvencesidir. Ancak bu şiddet, Machiavelli’nin öngördüğü gibi rasyonel bir devlet çıkarına değil, dinsel bir tutkuya hizmet ediyor. Hegseth, devletin tüm aygıtlarını kendi teokratik ajandası için kullanırken, Machiavelli’nin “aslan ve tilki” metaforunu, kıyameti bekleyen bir “modern haçlı” figürüne dönüştürmüştür. Bu durum, rasyonel bir dış politikanın yerini duygusal ve teolojik bir savrulmaya bırakması anlamına geliyor.

Hegseth’in radikal retorikleri, ABD’nin Orta Doğu’daki müttefikleri için de büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Arap müttefiklerin “inci kolyelerini çekiştiren korkaklar” olarak nitelendirilmesi ve İran Savaşı’nın bir “Hristiyan-Müslüman çatışması” olarak sunulması, bölgesel istikrarı dinamitliyor. Bu dil, İran rejimine de kendi “kutsal savaşını” meşrulaştırmak için ihtiyaç duyduğu malzemeyi fazlasıyla sağlıyor. Ayrıca ABD ordusunun uluslararası kuralları tanımayan, sivillere yönelik saldırıları kısıtlamayan bir güç olarak algılanması, küresel güvenlik mimarisinin temel taşı olan Cenevre Sözleşmeleri’nin ve BM Şartı’nın geçerliliğini yitirmesine de neden olabilir.

Pete Hegseth, yalnızca bir televizyon figürü veya Trump’ın sadık bir müridi değil; o, Amerika Birleşik Devletleri’nin seküler, demokratik ve hukuk odaklı askeri geleneğine karşı başlatılmış kapsamlı bir “karşı devrimin” askeri kanadıdır. Hegseth’in tehlikeli aşırılığı, şiddeti bir amaç olarak kutsamasından, hukuku bir engel olarak görmesinden ve en önemlisi, dünyanın sonunu getireceğine inandığı bir savaşı “ilahi bir görev” olarak kucaklamasından kaynaklanıyor. “Tanrı’yı kıyamete zorlama” fikri, nükleer silahların ve devasa konvansiyonel orduların başında olan bir kişi için yalnızca bir inanç meselesi değil, küresel bir felaket reçetesidir. Hegseth’in yönettiği Pentagon, ideolojik bir Haçlı Seferi’nin harekât merkezi haline gelmiştir. Bu vizyonun başarılı olması durumunda, dünya Machiavelli’nin rasyonel politikasını veya Hobbes’un sosyal sözleşmesini değil, tarihin en karanlık dönemlerinin dinî savaşlarını ve kontrolsüz şiddet sarmalını yeniden tecrübe etmek zorunda kalacaktır. Hegseth, eleştirmenlerin iddia ettiği gibi “tehlikeli bir kişi” olmanın ötesinde, modern dünyanın inşa ettiği tüm hukuki ve insani barajları yıkmaya kararlı bir eskatolojik figürdür.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu