Türkiye’nin Suriye’deki Varlığı: İsrail’in Adaptasyon Gereksinimi
Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı, İsrail’in stratejilerini etkiliyor. Türkiye’nin tutumu ve bölgedeki gelişmeler değerlendiriliyor.
İsrail merkezli i24NEWS’te Ariel Oseran imzasıyla yayımlanan bir analizde, Türkiye’nin Suriye’deki artan rolü ve İsrail’in Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yönelik yaptığı hava saldırısına karşı Türkiye’nin askeri bir yanıt vermemesi ele alındı. Türkiye, geçen hafta Suriye’nin kuzeyinde, kendi sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki bu hava saldırılarını küçümsemeyi tercih ediyor gibi görünüyor.
Saldırılar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tatilde olduğu bir dönemde gerçekleşti. Cumhurbaşkanlığı, bu durumu kınayan kısa bir açıklama yaparak Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini koruma konusundaki kararlılığını vurguladı.
Bir Türk kaynağı, Erdoğan’ın tatilinin ardından kamuoyuna çıkacağını ve bu açıklamada sert bir dil kullanarak bir ton belirleyeceğini ifade etti. Ancak İsrail, Erdoğan’ın bu sert söylemlerine alışmış durumda.
Türkiye’nin dikkat çekici bir tutumu, askeri bir yanıt vermemesi oldu. Türk kaynaklar, Ankara’nın saldırıları Başbakan Binyamin Netanyahu’nun seçim gösterisi olarak değerlendirdiğini aktarıyor. Bu görüş, yalnızca Türk kaynaklarla sınırlı değil; ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack da, İsraillilerin Türkleri kışkırtmaya yönelik bir yaklaşım içinde olduğunu belirtti.
Türkiye, bu nedenle saldırıyı kontrol altında tutma kararı aldı. Ankara, Suriye’deki gelişmeler karşısında karşılık verme hakkına sahip olduğunu savunuyor. Türkiye ile İsrail arasında yapılan mutabakatlar gereği, Türkiye’nin Palmira’daki T4 Hava Üssü’nün kuzeyinde operasyon yapmasına izin veriliyor. Ebu Zuhur Hava Üssü de bu bölgenin kuzeyinde yer alıyor.
Ancak Türkiye’nin sabrının başka bir sebebi de var. Bölgedeki güç dengeleri değişirken, İran ekseninin zayıflaması büyük bir boşluk oluşturdu. Ortadoğu’da bu tür boşlukların uzun süre kalmaması ise bilinen bir gerçek.
Erdoğan, İsrail’in hareket alanını kısıtlayacak adımlar atarak bu boşluğu doldurmaya çalışıyor. Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile “Mekke ittifakı” kurma kararı da bu hedef doğrultusunda atılan bir adım olarak değerlendirilebilir. Erdoğan, İsrail’e karşı doğrudan askeri adımlar atmadan, bölgedeki güç dengesini etkileyecek stratejiler geliştiriyor.
Ancak bu durum, Kudüs’te alarm zillerinin çalınması gerektiği anlamına gelmiyor. Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, Erdoğan’ın tırmandırıcı söylemlerine rağmen otomatik olarak düşmanlık anlamına gelmiyor. Bu ayrımı anlamak, bölgedeki dinamikleri doğru değerlendirmek açısından kritik öneme sahip.
Geçtiğimiz günlerde Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile İsrail Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen görüşmede çatışmasızlık mekanizması kurulduğu iddia ediliyor. Bu mekanizma, Amerikan ve Ürdün gözetiminde faaliyet gösterecek.
İsrailli liderler, 7 Ekim sonrası düşmanlarını niyetlerine göre değil, eylemlerine göre değerlendireceklerini ifade etti. Aynı yaklaşım Türkiye için de geçerli olmalı. Erdoğan’ın söylemleri zaman zaman sorumsuzca ve antisemitik bir ton taşısa da, Ankara’nın askeri bir müdahale yapma noktasına henüz gelmediği görülüyor.
İsrail, Erdoğan’ı iç siyasi amaçlarla bu tür söylemler geliştirmekle suçluyor. Türkiye’nin Suriye’deki varlığı artık bir gerçeklik haline geldi; bu durum hem diplomatik hem de askeri anlamda kendini gösteriyor. İsrail, Türkiye’nin niyetlerini daha iyi anlayabilmek için dikkatle izlemeli, ancak bu durum stratejisini tek başına belirlememeli. Gerçek bir düşmanlık ve çatışma olmadığı sürece, niyetlere sözlerden daha fazla önem verilmesi gerektiği açıktır. Bu yaklaşım, hem Türkiye hem de İsrail için geçerlidir.




