Filistin Direnişi ve Silahsızlandırma Tartışmalarının Arka Planı
Filistin direnişi ve silahsızlandırma tartışmalarının arka planı, işgal ve siyasi haklar bağlamında ele alınıyor.
Mehmet Rakipoğlu/Fokusplus
Gazze’de Silahsızlandırma Tartışmaları ve Filistin Direnişi
Gazze’deki son gelişmeler, uluslararası politikada Hamas’ın silahsızlandırılması meselesini gündeme getirmiştir. Özellikle ABD ve İsrail çevrelerinde, Gazze’nin yeniden inşası ve “savaş sonrası düzenin kurulması” için Hamas’ın askeri gücünün ortadan kaldırılması gerektiği yönünde güçlü bir söylem ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Donald Trump döneminde önerilen uluslararası istikrar gücü planından özel askeri şirketlerin Gazze’de konuşlandırılmasına kadar uzanan geniş bir politika yelpazesini kapsamaktadır. Bazı analistler, Hamas’ın Lübnan’daki Hizbullah modelini benimseyerek silahlı varlığını sürdürmeye çalışacağına dikkat çekmektedir. Ancak bu tartışmalar, Filistin meselesinin tarihsel ve yapısal boyutlarını göz ardı eden varsayımlar üzerine inşa edilmiştir. Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail’in yerleşimci-sömürgeci projesinin yarattığı temel siyasi sorunları çözmeyecek, aksine Filistin toplumunun kolektif varoluş mücadelesini zayıflatmayı amaçlayan bir strateji olarak değerlendirilmektedir. Filistin meselesi, yalnızca bir silahlı örgüt sorunu değil; işgal, toprak gaspı ve demografik mühendislik üzerine kurulu bir siyasal düzenin sonucudur. Bu nedenle Hamas’ın silahsızlandırılması çağrıları, çoğu zaman sorunun kök nedenlerini değil, sonuçlarını hedef alan bir yaklaşımın parçası olarak öne çıkmaktadır.
Siyonist Kolonyalizm ve Direnişin Tarihsel Temelleri
Filistin davasını anlamanın en önemli koşulu, İsrail’in kuruluş sürecinin tarihsel bağlamını dikkate almaktır. Siyonist hareket, 19. yüzyılın sonlarından itibaren Filistin topraklarında bir yerleşimci kolonizasyon projesi olarak ortaya çıkmıştır. 1948 yılında İsrail’in bir ‘devlet’ olarak kurulmasıyla birlikte yüz binlerce Filistinli zorla yerinden edilmiş ve birçok köy yok edilmiştir. Bu durum, modern Filistin tarihinin en önemli kırılma noktalarından birini oluşturmuştur. Bu süreç, yalnızca bir savaşın sonucu değil, yerli nüfusun sistematik olarak tasfiye edilmesini hedefleyen bir demografik dönüşüm stratejisinin parçasıdır. Filistin direnişi, belirli örgütlerin tercih ettiği bir yöntem olmanın ötesinde, geniş bir toplumsal deneyimin sonucudur.
Filistinliler, uzun yıllar boyunca barış ve diplomasi arayışlarını sürdürmüşlerdir. 1993 Oslo Anlaşmaları, bu çabaların en kapsamlı örneği olarak kabul edilir. Ancak Oslo süreci, beklenen bağımsız Filistin devletini yaratmak yerine, Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin hızla genişlemesine ve işgalin daha kurumsal bir biçim almasına yol açmıştır. Yerleşimci kolonizasyonun devam etmesi, Filistin toplumunda barış süreçlerine yönelik ciddi bir güven krizi yaratmıştır. Bu tarihsel deneyim, Filistin direnişinin yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi bir mantığa dayandığını göstermektedir. Birçok Filistinli için silahlı direniş, diplomatik girişimlerin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak değerlendirilmektedir. İşgal altındaki bir toplumda savunma kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması, siyasi müzakere gücünün de ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Bu nedenle Hamas’ın silahsızlandırılması çağrıları, Filistin toplumunun geniş kesimlerinde ulusal haklardan vazgeçme talebi olarak algılanmaktadır.
Bölgesel Güvenlik ve İsrail’in Askeri Üstünlüğü
Hamas’ın silahsızlandırılması tartışması genellikle yalnızca Gazze bağlamında ele alınsa da, aslında daha geniş bir bölgesel stratejinin parçasıdır. ABD ve İsrail tarafından savunulan bu yaklaşım, Ortadoğu’da İsrail’in askeri üstünlüğünü kalıcı hale getirmeyi amaçlayan bir güvenlik mimarisi kurma girişimi olarak değerlendirilebilir. Bu çerçevede Hamas ve Hizbullah gibi aktörlerin silahsızlandırılması, yalnızca bir güvenlik politikası değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirme çabasıdır.
İsrail’in askeri kapasitesi, bölgedeki birçok devletin toplam askeri gücünü aşmaktadır. Gelişmiş hava kuvvetleri, yüksek teknolojiye dayalı istihbarat altyapısı ve nükleer silah kapasitesi sayesinde, İsrail Ortadoğu’nun en güçlü askeri aktörlerinden biri haline gelmiştir. Ancak İsrail’in güvenlik doktrini, bölgedeki rakip aktörlerin askeri gücünü tamamen ortadan kaldırmayı hedefleyen “mutlak üstünlük” anlayışına dayanmaktadır.
Bu strateji yalnızca Filistin ile sınırlı kalmamaktadır. Son yıllarda İran, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi farklı coğrafyalarda yaşanan İsrail terörü ve saldırganlığı, Siyonist rejimin bölgesel caydırıcılık stratejisinin geniş kapsamını gözler önüne sermektedir. Bu bağlamda Hamas’ın silahsızlandırılması çağrıları, yalnızca Gazze’deki bir örgütün askeri kapasitesini ortadan kaldırmayı değil, aynı zamanda İsrail’in bölgesel askeri üstünlüğünü tartışmasız hale getirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejik vizyonun parçası olarak değerlendirilebilir. Ancak bu yaklaşım, bölgesel güvenliği güçlendirmek yerine yeni gerilim alanları yaratma potansiyeline sahiptir. Bir tarafta nükleer silah kapasitesine sahip güçlü bir devletin askeri üstünlüğü, diğer tarafta ise işgal altındaki toplumların tamamen silahsızlandırıldığı bir güvenlik düzeni, sürdürülebilir bir barış üretmekten ziyade yapısal bir güç dengesizliği yaratmaktadır. Bu nedenle bölgesel istikrarın sağlanması için yalnızca direniş hareketlerinin değil, aynı zamanda devletlerin askeri davranışlarının da sorgulanması gerekmektedir.
Silahlı Direnişin Hukuksal ve Siyasi Boyutları
Filistin davasında silahlı direniş tartışmasının bir diğer önemli boyutu uluslararası hukuk çerçevesidir. Uluslararası hukuk literatüründe, işgal altındaki toplumların kendi kaderini tayin hakkı uzun süredir kabul edilen bir ilkedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 1982 yılında aldığı 37/43 sayılı karar başta olmak üzere birçok karar, sömürge yönetimine veya yabancı işgale karşı verilen mücadelelerin meşruiyetini vurgulamıştır. Bu bağlamda Filistin direnişi yalnızca askeri bir strateji olarak değil, aynı zamanda siyasi bir hak iddiası olarak da değerlendirilmektedir. İşgal koşulları altında yaşayan toplumların kendi varlıklarını savunma hakkı, uluslararası hukukta tartışılan temel konulardan biridir. Elbette bu durum, sivillerin hedef alınmasını meşrulaştıran bir yaklaşım anlamına gelmemektedir. Ancak işgal altındaki bir toplumun savunma kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılmasını talep etmek de uluslararası hukuk ilkeleriyle çelişen bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Filistin siyasetinin iç dinamikleri de bu tartışmanın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 2006 yılında yapılan son parlamento seçimlerinde Hamas’ın kazandığı zafer, hareketin Filistin siyasal sistemi içindeki meşruiyetini ortaya koymuştur. O tarihten bu yana Filistin’de kapsamlı bir ulusal seçim yapılmamış olması, Filistin siyasi temsilinin ciddi bir kriz yaşamasına yol açmıştır. Bu durum, Hamas’ın silahsızlandırılmasını savunan uluslararası aktörlerin aynı zamanda Filistin’de demokratik bir siyasi süreç oluşturulması konusunda yeterli baskı yapmadığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir. Filistin toplumunda direniş, yalnızca bir örgütle sınırlı değildir. Gazze’deki soykırımın yarattığı yıkım ve insani kriz, birçok Filistinli için direnişin farklı biçimlerde yeniden üretildiği bir toplumsal deneyim yaratmıştır. Bu nedenle Hamas’ın örgütsel yapısının değişmesi ya da askeri kapasitesinin zayıflaması, direniş fikrinin ortadan kalkacağı anlamına gelmemektedir. Direniş, Filistin siyasal kültüründe çok katmanlı bir toplumsal olgu olarak varlığını sürdürmektedir.
Sonuç olarak, Hamas’ın silahsızlandırılması tartışması, Filistin meselesinin karmaşık tarihsel ve siyasi boyutlarını basitleştiren bir yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Sorunun yalnızca bir örgütün askeri kapasitesine indirgenmesi, işgal, yerleşimci kolonizasyon ve demografik mühendislik gibi daha geniş yapısal faktörleri göz ardı etmektedir. Filistin’deki İsrail sorununun çözümü, yalnızca güvenlik merkezli politikalarla değil, aynı zamanda siyasi hakların tanındığı ve işgal koşullarının ortadan kaldırıldığı kapsamlı bir çözüm çerçevesi gerektirmektedir. Aksi takdirde Hamas’ın silahsızlandırılması gibi girişimler, kalıcı bir barış üretmek yerine İsrail lehine olan mevcut güç dengesizliklerini daha da derinleştiren bir strateji olarak kalacaktır. Bu nedenle Gazze’deki tartışmanın temel sorusu, yalnızca Hamas’ın silah bırakıp bırakmayacağı değil, aynı zamanda işgal ve eşitsizlik üzerine kurulu mevcut düzenin nasıl dönüştürülebileceğidir. Filistin toplumunun siyasal geleceği, dış aktörlerin güvenlik öncelikleriyle değil, Filistinlilerin kendi siyasi iradeleri ve kolektif hak talepleri doğrultusunda şekillenecektir.




