İslam’ın Mülkiyet ve Emek Yaklaşımı Marksizme Yanıt

İslam’ın mülkiyet ve emek yaklaşımı; servet dağılımı, faiz, zekât ve çalışan hakları üzerinden Marksizmin ekonomik çözüm önerileriyle karşılaştırılıyor.

Odatv yazarı Cemile Y. Çetin, yönelttiği eleştirilerin son bölümünde polemik tartışmaların ötesine geçerek Marksizm’in günümüzde hâlâ önem taşıyan sorularına dikkat çekti. Servetin neden belirli ellerde toplandığı, çalışanların ürettikleri zenginlikten neden yeterince pay alamadığı, mülkiyetin ekonomik güçten siyasal nüfuza nasıl dönüştüğü ve emeğin niçin alınıp satılan bir metaya indirgenmiş olduğu bu sorular arasında yer aldı. Çetin ayrıca İslam’ın kul hakkı, adalet ve faiz karşıtlığı gibi ilkelerle bu meseleleri Marksizmden farklı biçimde ele alabileceğini ifade etti.

Bu sorunlar, İslam düşüncesi açısından yeni tartışmalar değildir. Akademik çalışmalarımızda, derslerimizde, kitap ve makalelerimizde uzun yıllardır mülkiyet, emek, sosyal devlet ve gelir dağılımı konularını ele alıyoruz. Özellikle “İslam’da Sosyal Devlet” ile Dr. Osman Sarı’yla birlikte hazırladığımız “İslami Diriliş” adlı eserlerde bu başlıklara kapsamlı cevaplar verildi. Dolayısıyla söz konusu meselelerin Müslüman düşünürler tarafından hiç tartışılmamış gibi sunulması gerçeği yansıtmamaktadır.

Servet yoğunlaşması ve mülkiyetin siyasallaşması

Marksist yaklaşım, servetin belirli ellerde toplanmasının temel nedenini özel mülkiyet kurumunda görür ve çözümü mülkiyetin ortadan kaldırılarak devlet kontrolüne geçirilmesinde arar. Ancak tarihsel uygulamalar, özel mülkiyetin tümüyle tasfiye edilmesinin servet ve iktidar yoğunlaşmasını sona erdirmediğini gösterdi. Bu kez ekonomik ve siyasal güç, parti bürokrasisinin elinde toplandı; bireyler de devlet mekanizmasına bağımlı hâle geldi.

İslam’ın mülkiyet ve emek yaklaşımı ise mülkün mutlak sahibinin Allah olduğu anlayışına dayanır. Kur’an’da göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğu bildirilirken, insan mülk üzerinde sınırsız bir hâkim değil, belirli sorumluluklar taşıyan bir emanetçi olarak kabul edilir. Haşr suresindeki “Ta ki o servet, içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın” anlamındaki ifade, servetin dar bir çevrede toplanmasına karşı açık bir ilke ortaya koyar.

İslam, mülkiyeti tümüyle ortadan kaldırmadan, onun toplumsal tahakküm aracına dönüşmesini sınırlamayı amaçlar. Bu çerçevede faiz yasağı ve zekât, servet dolaşımını düzenleyen iki temel mekanizma olarak öne çıkar. Faiz, emek ve üretim riskinden bağımsız biçimde sermayenin büyümesine imkân tanırken; İslam, bu tür kazancı yasaklayarak emeksiz birikimin önüne geçer.

Zekât ise servetin toplumun ihtiyaç sahibi kesimlerine aktarılmasını sağlayan zorunlu bir sosyal dayanışma kurumudur. Atıl biçimde biriktirilen servetin dolaşıma girmesini teşvik eden bu sistemde amaç, mülkiyeti gasp etmek değil; onun toplum içinde adaletsiz bir güç odağına dönüşmesini engellemektir. Böylece gelir dağılımında sosyal adaletin sağlanması hedeflenir.

Emek, çalışan hakları ve adalet

Marksizm, emeğin metalaşmasını artık-değer teorisiyle açıklarken sermaye sahipleriyle işçiler arasındaki çatışmayı merkeze alır. Üretim araçlarının özel mülkiyetini kaldırmayı çözüm olarak öneren bu modelin uygulandığı rejimlerde ise emek, kapitalist işverenden alınarak devletin denetimine bırakıldı. Böylece sömürünün ortadan kalkması yerine, çalışanların devlet bürokrasisine bağımlı olduğu yeni bir yapı ortaya çıktı.

İslam’ın mülkiyet ve emek yaklaşımında insan emeği sıradan bir ticari mal olarak görülmez. Emek, insan onuru, alın teri ve kul hakkıyla doğrudan ilişkilendirilir. Hz. Peygamber’e atfedilen “İşçinin hakkını, teri kurumadan veriniz” sözü, ücretin zamanında ve eksiksiz ödenmesini ahlaki olduğu kadar dini bir sorumluluk olarak da ortaya koyar.

İslam’a göre işçinin hakkını vermemek yalnızca hukuki bir ihlal değildir; aynı zamanda kul hakkına girmektir. İbn Mace’de yer alan kutsi hadiste, çalıştırdığı kişinin ücretini ödemeyen kimsenin kıyamet günü ilahi hesaplaşmayla karşılaşacağı bildirilir. Bu anlayış, işverenin çalışan karşısındaki sorumluluğunu yalnızca sözleşme hükümleriyle sınırlamaz.

İslam iktisadında sermaye ile emek, birbirine düşman iki sınıf olarak değil, risk ve kazancı adil biçimde paylaşabilecek ortaklar olarak değerlendirilir. Mudaraba ve müşaraka gibi ortaklık modelleri, finansmanın yalnızca borç ve faiz ilişkisine değil, üretim ve kâr paylaşımına dayandırılmasını öngörür. Böylece emeğin yalnızca satın alınan bir üretim girdisine indirgenmesinin önüne geçilmesi amaçlanır.

Teori ile ahlak arasındaki bağ

Marks’ın düşüncelerini değerlendirirken yalnızca eserlerine ve teorik iddialarına bakılması gerektiği, özel hayatındaki davranışların ise bütünüyle önemsiz sayılabileceği yönündeki yaklaşım tartışmaya açıktır. İslam düşüncesinde bilgi, uygulama ve ahlak birbirinden kopuk alanlar değildir. Toplumsal adalet iddiasındaki bir fikrin, insan ilişkilerindeki karşılığının da dikkate alınması gerektiği kabul edilir.

Marks’ın evindeki hizmetçi kadınla ilişkisi, bu ilişkiden doğduğu ileri sürülen çocuğu kabul etmemesi ve yaşamını Engels’in mali desteğiyle sürdürmesi, metindeki iddialara göre teorisiyle kişisel hayatı arasındaki gerilimi göstermektedir. Bu olaylar, yalnızca şahsi bir tartışma olarak değil, ileri sürülen fikirlerin insan doğası ve günlük hayat karşısındaki uygulanabilirliği bakımından da değerlendirilmelidir.

“Das Kapital” Almanya’daki akademik yıllarımızda incelenmiş, Marks’ın ortaya koyduğu sorular ile bunlara İslam’ın sunduğu ekonomik ve sosyal adalet perspektifi çalışmalarımızda karşılaştırılmıştır. Mirat Haber’de de zekâtın modern bir sosyal vergi sistemi olarak uygulanmasına ilişkin çeşitli öneriler yayımlanmıştır:

Mevcut milyonerlerden zekât alınsa Türkiye’de yoksulluk sorunu kalmaz

Sosyal adalet için neden zekât sistemine başvurmuyoruz?

Modern zekât modelimize yönelik nihai önerilerimiz

Sonuç olarak İslam, kapitalizmde olduğu gibi sermayeyi insanın önüne koymaz; Marksizmde olduğu gibi mülkiyet ve girişim özgürlüğünü bütünüyle ortadan kaldırmaz. İslam’ın mülkiyet ve emek yaklaşımı, mülkiyeti sorumlulukla sınırlar, emeği insan onuruyla ilişkilendirir, servet dolaşımını zekâtla destekler ve faizsiz bir ekonomik düzen öngörür. Bu sistem, insanı yalnızca ekonomik bir unsur olarak değil, ahlaki ve manevi boyutları bulunan bütüncül bir varlık olarak ele alır.

Marksizm’i bütün yönleriyle değerlendirebilmek için yalnızca “Das Kapital”i okumak yeterli değildir. Önümüzdeki yazıda Karl Marx’ın din eleştirisinin İslami perspektiften incelenmesi de bu tartışmanın tamamlayıcı bir boyutunu oluşturacaktır.

Prof. Dr. Ali Seyyar

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu