Trump’ın Çin Ziyareti: Ticaret Savaşlarından Uzlaşı Arayışı
Trump’ın Çin ziyareti, ticaret savaşlarından uzlaşı arayışının önemli bir adımı olarak değerlendiriliyor.
Trump’ın Pekin ziyareti, Amerika’nın Çin’e yönelik baskı ve çevreleme stratejisinden vazgeçtiğinin en belirgin göstergelerinden biri olarak dikkat çekiyor. Özellikle, yanında Amerikan teknoloji devlerinin CEO’larını götürmesi, Trump’ın Çin ile olan jeopolitik rekabetten ziyade ticari anlaşmalara daha fazla önem verdiğini ortaya koyuyor. İlk döneminde Çin’e yönelik yaptırımlar ve ek vergilerle yoğun bir baskı uygulayan Trump, ikinci döneminde ise daha fazla ticari anlaşma arayışında olduğu izlenimini veriyor. Çin’in uyguladığı yaptırımlar ve gümrük tarifeleri, Trump’ın siyasi destek tabanına zarar verebileceği endişesiyle, onun ticaret politikalarını etkilemiş görünüyor. Ayrıca, İran savaşı bağlamında artan küresel enerji maliyetleri, Amerika’nın ticaret savaşlarına girmekten kaçınmasına neden oluyor.
Trump’ın ilk döneminde izlediği korumacı politika, Çin ile ticaret savaşına girmesiyle belirginleşmişti. İktidara geldiğinde, dönemin Dışişleri Bakanı Tillerson’ın ifadesiyle, Pekin ile ‘kazan-kazan’ formülüne dayalı çözümler arayışında bulunan Trump, 2017 Nisan’ında Şi Jinping ile Mar-a-Lago’da bir araya gelerek önemli ilerlemeler kaydettiklerini duyurmuştu. Ancak sonrasında, Trump’ın Çin’e karşı ağır ek vergiler uyguladığı ve ticari baskıları artırdığı bir dönem yaşandı. Huawei gibi büyük Çin firmalarına yönelik baskılar, Trump yönetiminin entelektüel mülkiyet ihlalleri ve teknoloji transferine karşı sert önlemler almasına yol açtı. Trump, Çin’i para birimi manipülatörü olarak ilan ederken, Hong Kong’daki göstericilere de destek verdi. Bu baskıların sonuç vermesiyle, Trump 2020’nin başında Çin ile iki yıllık bir ticaret savaşını sona erdiren bir anlaşma imzaladı.
Covid-19 pandemisi, bu anlaşmanın uygulanmasını imkânsız hale getirirken, ikili ilişkilerde derin bir güvensizlik dönemini başlattı. Amerika, temel sağlık malzemelerini üretemez hale geldiği bu süreçte, ulusal güvenliğe etki eden kritik alanlarda Çin’e bağımlılığını azaltmak için yatırımlar yapmaya yöneldi. Trump’ın iktidarının son günlerinde, Çin’in Uygurlara yönelik uygulamalarını soykırım olarak nitelendirmesi, Biden yönetiminin de Trump’ın ek vergilerini ve korumacı adımlarını sürdürmesine yol açtı. Biden, iklim değişikliği gibi konularda Çin ile iş birliği arayışında olsa da, kritik teknoloji alanında çip ihracatını yasaklama gibi adımlar attı. Ukrayna savaşı bağlamında da Çin’e baskı uygulayan Biden, AUKUS ve QUAD gibi stratejilerle Çin’in etkisini azaltmaya çalıştı.
Trump, ikinci dönemine girdiğinde, birçok ülkeye karşı ek gümrük tarifeleri açıklayarak ticaret savaşlarına geri döneceğinin sinyalini verdi. Birçok ülke, Trump ile ek vergi pazarlığına girerek oranları düşürmeye çalışırken, Çin ise misilleme yapma gücünü elinde bulundurduğunu gösterdi. Amerika’nın ileri teknoloji alanındaki kısıtlamalarına karşı, nadir toprak elementleri kontrolünü elinde bulunduran Çin, Washington’un ticaret savaşından karlı çıkamayacağını ortaya koydu. Petrol tedarikinde İran’a yüksek bağımlılığı olan Çin, İran’a destek vermekten vazgeçmeyerek ABD’nin işini zorlaştırmaya niyetli olduğunu gösterdi.
Trump’ın ilk döneminde olduğu gibi, ticari baskıyı ticari anlaşmalar için bir kaldıraç olarak kullanma niyeti, ikinci döneminde de değişmedi. Trump, yanında Amerika’nın önde gelen teknoloji firmalarının CEO’larını alarak Pekin’e yaptığı ziyarette, bu durumu kanıtlamış oldu. Apple, Nvidia, Qualcomm, Meta, Cisco ve Tesla gibi teknoloji devleri ile birlikte Blackrock, Citigroup, Goldman Sachs, Mastercard ve Visa gibi finansal kuruluşların CEO’larını da yanında götüren Trump, bu ziyaretin daha çok ticaret odaklı olduğunu ve Amerika’nın Çin ile tam bir ayrışma niyetinin olmadığını gösteriyor. Trump için Çin, jeopolitik veya ideolojik bir rakipten ziyade, potansiyel bir jeoekonomik ortak olarak öne çıkıyor. Ticaret savaşlarını bir araç olarak kullanmaktan çekinmeyeceği anlaşılan Trump, stratejik hedefinin Amerika’nın ticari çıkarlarını öne çıkaran bir anlaşmaya ulaşmak olduğunu göstermiştir.
Bu ziyaret, Trump’ın ‘Önce Amerika’ söyleminden ‘Amerika’nın Çin’e ihtiyacı var’ söylemine doğru bir kayışın işareti olarak değerlendirilebilir. Amerikan ekonomisi, hala Çin’deki üretim altyapısına, uluslararası tedarik zincirine ve nadir toprak elementlerine bağımlı durumda. Washington, Çin’in yükselişini sınırlamak istese de küresel ekonomik gerçekler buna pek de izin vermiyor. Pekin açısından bakıldığında, Amerika’nın Ukrayna, Gazze, İran ve ekonomik kırılganlıkla mücadele ederken yaşadığı zorluklar, stratejik bir avantaj olarak öne çıkıyor. Trump’ın ticari anlaşmalar uğruna Tayvan konusunda bir taviz vermesi, hem Çin’in pozisyonunu güçlendirir hem de Amerika’nın bölgedeki müttefiklerini endişelendirir. Trump’ın jeopolitik meseleleri ticari çıkarlar uğruna araçsallaştırması, Çin ile ilişkilerde de kritik bir dinamik olarak öne çıkabilir. Ancak Washington, Çin’e karşı jeopolitik çevreleme ve ideolojik mücadele söylemlerini kullanırken, ekonomik çıkarlarını önceleyen bir politika izlemek zorunda olduğunun bilincinde.




