Terörsüz Türkiye Süreci: Cevaplanması Gereken Sorular

Terörsüz Türkiye süreciyle ilgili merak edilen sorulara kapsamlı yanıtlar.

Terörsüz Türkiye meselesi, yalnızca bazı terör örgütü üyelerinin affedilip affedilmemesi üzerinden ele alınmamalıdır. Asıl önemli olan, kırk yılı aşkın bir süredir Türk, Kürt, devletine bağlı bölge halkları, güvenlik güçleri ve şehit aileleri tarafından ödenen ağır bedellerin gelecek nesillere aktarılmamasıdır.

Terörsüz Türkiye, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap ve farklı inançlara sahip tüm vatandaşların ortak bir vatan, ortak bir vatandaşlık ve ortak bir gelecek etrafında birleşmesidir. Bu birlikteliğin derin kökleri ise İslam kardeşliği ve medeniyet coğrafyamızdaki toplumsal dayanışma anlayışıdır. Batılı emperyalist güçlerin iki kardeş toplum arasında yarattığı nefret tohumları, ancak adalet, karşılıklı saygı ve ortak menfaat bilinci ile ortadan kaldırılabilir.

PKK’nın Türkiye içindeki etkinliği büyük ölçüde zayıflatılmış olsa da, bu durum örgütün tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Irak ve Suriye’deki varlığı, silahları, finans kaynakları ve propaganda ağları devam ettiği sürece tehdit de sürmeye devam edecektir. Askeri başarıların kalıcı siyasi ve toplumsal sonuçlara dönüşmesi, devlet aklının bir gereğidir. Terörün silahlı yapısının yanı sıra ideolojik ve sosyolojik temellerinin de ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Şehitlerimiz, ülkemizin bölünmemesi, milletimizin bağımsızlığı ve çocuklarımızın güven içinde yaşayabilmesi için hayatlarını feda etmiştir. Örgütün silah bırakması ve kendini feshetmesi, verilen mücadelenin boşa gitmesi anlamına gelmez; bu, devletin mücadelesinde üstünlük sağladığını gösterir. Ancak bu süreçte şehit ailelerinin acıları göz ardı edilemez ve teröristlere kahramanlık veya zafer imajı verilmesine asla izin verilmemelidir.

Örgüt yöneticilerinin tamamının hemen serbest bırakılacağı iddiası, kanun metnini tam olarak yansıtmamaktadır. Teklif, örgüt kurma ve yönetme suçunu kapsamakla birlikte, örgütün fiilen sona erdiğinin ve tüm silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumları tarafından tespit edilmesi şartını öngörmektedir. Ayrıca, örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen kasten öldürme suçları bu düzenlemenin dışında tutulmaktadır. Bu düzenleme, doğrudan beraat değil, soruşturma veya infazın belirli bir süre ertelenmesini öngörmektedir.

Yakalama, tutuklama ve adli kontrol kararlarının otomatik olarak kaldırılacağı iddiası da doğru değildir. Teklifte bu kararların yetkili hâkim veya mahkeme tarafından değerlendirilerek kaldırılması gerektiği belirtilmektedir. Dolayısıyla, tüm kararların kendiliğinden kalkacağı yorumu teknik olarak hatalıdır.

Kanundan yararlanmak isteyen kişilerin başvuruda bulunmasına gerek olmadığı iddiası da yanlıştır. Teklifin 9. maddesi, bu kişilerin altı ay içinde Cumhuriyet başsavcılığına veya yetkili kuruma yazılı bildirimde bulunmasını şart koşmaktadır. Teklifin gerekçesi, işlemlerin resen yapılamayacağını açıkça belirtmektedir.

Bu kişiler, hemen milletvekili, belediye başkanı veya Cumhurbaşkanı adayı olamayacaklardır. Hak mahrumiyetleri otomatik olarak ortadan kalkmaz; beş yıllık ertelemede en az iki, on yıllık ertelemede ise en az üç yıl geçtikten sonra ancak ilgili kurul talepte bulunabilir ve karar verebilir. Bu düzenlemenin sınırlarının daha net belirlenmesi, özellikle örgüt yöneticileri ve ağır suç işlemiş terör örgütü mensupları açısından toplumsal vicdanı koruyacak ek güvenceler getirilmesi açısından önemlidir.

Örgütün mal varlığına ilişkin olarak, teklif, soruşturma dosyalarında müsadereye konu olan eşyaların ve mal varlıklarının tasfiye edilerek Hazineye aktarılmasını öngörmektedir. Ancak örgütün yurt içi ve yurt dışındaki kayıt dışı mal varlığı, paravan şirketleri ve finans ağları konusunda daha açık hükümler getirilmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu, sürece karşı çıkmak değil, örgütün silah bırakırken ekonomik ve siyasi güç odağı olarak yaşamaya devam etmesini engellemek amacı taşımaktadır.

FETÖ ve diğer örgütlerin bu düzenlemeden yararlanıp yararlanamayacağı sorusu ise, teklifin kapsamının açıkça PKK/KCK ve onunla bağlantılı oluşumlarla sınırlı olması nedeniyle yanıtlanmaktadır. Mevcut metin, FETÖ’yü veya diğer terör örgütlerini kendiliğinden kapsamaz. Anayasa Mahkemesi, kanunun kapsamını genişleterek yeni bir genel af kanunu oluşturamaz; ancak Anayasa’ya aykırılık görürse ilgili hükümleri iptal edebilir. Bu nedenle, “AYM bunu doğrudan genel affa dönüştürecek” ifadesi kesin bir hukuki sonuç değil, olasılıklar üzerinden yapılan siyasi bir yorumdur.

Korucularla dönen örgüt mensupları arasında çatışma çıkma olasılığı, ciddi bir risk olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu durumun kaçınılmaz bir sonuç olarak sunulması doğru değildir. Bölgedeki korucuların, aşiretlerin ve ailelerin güvenliği devletin özel koruması altında olmalıdır. Dönen kişilerin topluma baskı kurmasına, “bu hakları silahla kazandık” propagandası yapmasına veya yeniden örgütlenmesine kesinlikle izin verilmemelidir. Ayrıca, kan davalarını gelecek nesillere taşımayan bir toplumsal barış dili oluşturulmalıdır. Halen bölgede, doğrudan terörle bağlantılı olmasa dahi terör mensuplarının yakınları ve sempatizanları ile bir yaşam sürdürülmektedir ve bugüne kadar en ufak bir çatışma durumu yaşanmamıştır.

Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinde kaldırdığı ilk kan davası, bize önemli bir ölçüt sunmaktadır: Acılar unutulmaz; ancak yeni nesillerin aynı acıları yaşamaması için intikam zinciri sona erdirilebilir. İslam kardeşliği, suçun görmezden gelinmesi değil, adaletin korunarak husumetin kalıcı hale gelmesini önlemektir.

Süreç neden referanduma sunulmuyor sorusuna gelince, Türkiye temsili demokrasi ile yönetilmektedir. Kanun yapmak, TBMM’nin anayasal görevidir ve her güvenlik ve ceza politikası düzenlemesi için referandum zorunluluğu yoktur. Teklif, 468 milletvekilinin imzası ile sunulmuş ve farklı partilerin katıldığı Meclis komisyonunda görüşülmüştür. Bu nedenle “Meclisten gizlendi” iddiası yanlıştır. Kamuoyunun, şehit ailelerinin ve bölge halkının anlaşılır bir dille bilgilendirilmesi, sürecin toplumsal meşruiyetini güçlendirir.

Sonuç olarak, terörsüz Türkiye, devleti terör örgütünün önünde diz çöktürmek anlamına gelmemektedir. Devletin askeri, siyasi ve diplomatik üstünlüğünü kalıcı barışa dönüştürme çabasıdır. Ancak barış adına, devletin otoritesinden, milletin birliğinden, şehitlerimizin hatırasından ve hukukun temel ilkelerinden taviz verilmemesi gerektiği de bir gerçektir. Kanun koyucular ve uygulayıcıları, böyle bir durumun gerçekleşmeyeceğini ısrarla vurgulamaktadırlar.

Süreci daha sonuçları ortaya çıkmadan “ihanet” olarak damgalamak doğru değildir. Şüpheler oluşturarak barış ve huzur ortamını gölgelemek anlamına gelen bu söylemden kaçınılmalıdır. Elbette, kanunda muhtemel boşlukların görülmesi ve toplumsal kaygıların göz ardı edilmesi de yanlıştır. Doğru yaklaşım, silahların tamamen teslim edildiği teyit edilen, terörün yeniden örgütlenmesine izin vermeyen, şehit ailelerinin hukukunu koruyan ve Türk-Kürt kardeşliğini ortak vatandaşlık temelinde güçlendiren kontrollü bir toplumsal bütünleşme modelidir.

Çünkü hedef yalnızca silahların susması değil; Türk, Kürt ve tüm vatandaşlarımızın birbirini rakip veya düşman değil, aynı vatanın ve aynı medeniyetin mensupları olarak gördüğü güçlü bir Türkiye’nin inşa edilmesidir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu