İran Savaşı Kontrolden Çıktı: Stratejik Hesaplamalar ve Sonuçlar

İran savaşının kontrolü kaybedildi. ABD ve İsrail’in stratejileri, Tahran’ın direnişi karşısında etkisiz kalıyor.

Amerikalı siyaset bilimci Robert A. Pape, İran savaşını değerlendirerek, İsrail’in ABD eski Başkanı Donald Trump’ı yanıltarak durumu kontrol altına alma çabalarının başarısız olduğunu belirtiyor. Pape, “Olayların tırmanması, Washington’un kontrolü elinde tuttuğu yanılsamasını yerle bir ediyor,” diyor.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri harekâtlarının başlamasının üzerinden bir ay geçtikten sonra, hızlı bir zafer beklentisi, karşılıklı misillemelerle sönmeye yüz tuttu. Her iki ülke de, karşı tarafı baskı altında tutarak maksimum taleplerle müzakere masasına oturtabileceklerini düşünse de, diplomatik bir çözüm bulma olasılığı şu an için oldukça düşük görünüyor.

Başlatılan savaşlar öncesinde, liderler genellikle şiddeti kontrol edebileceklerine dair bir güven taşır. Bu güven, saldırıların hedefli, sınırlı ve kontrollü olacağına dair bir inançla şekillenir. Ancak savaş süresince, ABD ve İsrail, İran’a önemli darbeler indirmeyi başardı; üst düzey liderleri hedef aldılar, İran’ın füze stoklarını zayıflattılar ve birçok deniz varlığını etkisiz hale getirdiler. Buna karşın, Tahran, İsrail’e, bölgedeki ABD üslerine ve Körfez Arap devletlerine karşı insansız hava araçları ve füze saldırıları düzenlemeye devam etti.

Geçtiğimiz hafta boyunca, olası müzakereler ve çıkış yolları hakkında tartışmalar yürütüldü. Ancak Washington ve Tahran arasındaki uzlaşmazlık göz önüne alındığında, gerginliğin artması daha muhtemel görünüyor. ABD, İran topraklarına asker konuşlandırma veya İran’ın boğazı kullanmasını engelleme yoluna gidebilirken, İran da Yemen’deki Husi müttefiklerini çatışmaya dâhil ederek bölgedeki istikrarsızlığı artırma çabasında olabilir.

Tarihsel olarak, güçlü devletler, belirli bir dizi görünür zaferin ardından en büyük riskleri alırlar. Örneğin, Ocak ayında Venezuela’ya yönelik yapılan baskın, Trump’ın gücün öngörülebilir bir bedel ödemeden kullanılabileceği izlenimini pekiştirmiştir. Bu algılanan başarı, bir kontrol yanılsaması yaratmakta ve liderlerin risk toleransını artırarak gerginliğin tırmanmasına yol açmaktadır.

Bu dinamik, şu anda ABD ve İsrail’in İran ile yürüttüğü savaşta kendini göstermektedir. Başlangıçta hassas bir operasyon olarak lanse edilen bu harekât, giderek stratejik bir aşırı özgüven hikâyesine dönüşmektedir. Washington, ilk askeri kazanımlarını siyasi etki gücüyle birleştirmiş ve taktiksel başarıyı kalıcı bir düzene geçişle karıştırmıştır. İran, önemli kayıplar vermiş olabilir; ancak asıl soru, bu kayıpların hükümetin teslimiyetine yol açıp açmayacağıdır.

Hava gücünün yarattığı yanılsama, saldırıya uğrayan rejimlerin genellikle daha da sertleşmesine yol açar. Bombardıman altındaki toplumlar, çoğu zaman kendi yöneticilerine karşı değil, yabancı güçlere karşı birleşirler. İran da bu durumdan muaf değildir. Savaş öncesinde, İslam Cumhuriyeti derin bir iç hoşnutsuzlukla karşı karşıyaydı. Ancak dış saldırılar, siyasi duyguları yeniden şekillendirme gücüne sahiptir. Milliyetçilik, muhalefetin alanlarını doldurmaya başlıyor. Barış zamanında zayıf görünen bir devlet, ulusun kuşatma altına alındığında daha sağlam bir duruş sergileyebiliyor.

Washington’daki yorumlar, İran’ın yalnızca darbeleri emip öfkeyle karşılık verdiği izlenimini veriyor. Ancak Tahran, yıllardır şekillendirdiği bir mantığa göre savaşıyor: Eğer konvansiyonel güçte ABD ve İsrail’e yetişemiyorsa, bu gücün kullanılmasını daha zor ve maliyetli hale getirerek onları yıpratabilir.

İran’ın saldırı modeli, daha çok stratejik bir bozulma çabası olarak ortaya çıkıyor. Hedef belirleme, dört önceliğe işaret ediyor: radarları etkisiz hale getirmek, komuta ağlarını zayıflatmak, füze önleme stoklarını zorlamak ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji transitini neredeyse durdurmak. Tahran’ın bakış açısına göre, bu, savaşı ateş gücü yarışından dayanıklılık yarışına kaydırma çabasıdır.

İranlı planlamacılar, çatışmanın başlangıcında önleme stoklarını tüketmek ve füze savunma açıklarını ortaya çıkarmak için yüksek tempoda ateş açılması gerektiğine inanıyorlardı. Ancak savaş, daha az füze ve insansız hava aracının zayıflamış savunmaları aşma şansının daha yüksek olabileceği, sürdürülebilir bir yıpratma aşamasına geçebilir. İsrail’deki uyarı sürelerinin kısaldığı ve Körfez’deki bazı bölgelerde savunma kalınlığının azaldığına dair raporlar, bu stratejinin işe yaradığını gösteriyor.

Aynı durum, İran’ın bölgesel hedefleri için de geçerlidir. Orta Doğu’daki ABD üsleri sürekli baskı altına alınırsa, ABD’nin operasyonlarını sürdürme maliyeti artacaktır. İran’ın ABD ordusunu tamamen yenmesi gerekmiyor; askeri üstünlüğü kullanmayı daha pahalı ve siyasi açıdan daha riskli hale getirmesi yeterlidir.

İran’ın bakış açısının sıklıkla gözden kaçtığı nokta budur. Tahran’ın amacı sadece misilleme yapmak değil, yeni bir stratejik denklemi zorlamaktır. Bu denklem, füzeler kadar coğrafyayı da kapsıyor. Hürmüz Boğazı, İran’ın caydırıcılık doktrininin merkezinde yer alıyor, ancak bu savaş, Tahran’ın soyut bir avantajı pratik bir pazarlık gücüne dönüştürmeye çalıştığını gösteriyor. Boğazdan geçiş, giderek İran’ın hoşgörüsüne bağlı hale gelebilir; bu da Washington’un uzun süredir inkar etmeye çalıştığı bir gerçeği kabul etmesi anlamına gelir: İran, dünyanın merkezi ekonomik arterlerinden biri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.

Hürmüz Boğazı, tek baskı noktası değil. Husi milislerinin savaşa katılmasıyla birlikte baskı Bab el-Mandeb’e kadar uzanabilir ve Kızıldeniz’deki deniz trafiğini de tehdit edebilir. Bu durumda çatışma, Asya, Avrupa ve Orta Doğu’yu birbirine bağlayan deniz boğazları üzerinde bir rekabete dönüşecektir.

Bu nedenle, ABD Başkanı Donald Trump, Tahran’ı Hürmüz’ü yeniden açmaya zorlamak için İran adalarını ele geçirmek üzere kara birlikleri göndermeyi düşünüyor. Ancak bu, yalnızca bir tırmanış değil; aynı zamanda bir tırmanma tuzağıdır. Hava gücü, faaliyetleri aksatabilir ve zayıflatabilir, ancak toprakları güvence altına alamaz veya kalıcı siyasi sonuçlar doğuramaz. Bu hedefler gerçekleştirilemediğinde, kara kuvvetleri üzerindeki baskı artacaktır. Bu eşik aşıldığında, çatışmanın yapısı değişecektir.

İslam Cumhuriyeti’nin eski muhafızlarının, daha hesaplı ve ihtiyatlı hareket eden deneyimli kişilerin öldürülmesi, Tahran’ı riskli hamlelere daha yatkın hale getiriyor. Bu durum, İran topraklarına kara kuvvetleri sokmak, boğazı mayınlamak, ABD kara birliklerini hedef almak veya bölgesel altyapıyı ateşe vermek gibi tırmanma eğilimlerini artıracaktır.

İran, askeri ve ekonomik baskı altında kalmaya devam ediyor ve halkı ağır bedeller ödüyor. Ancak bu zayıflık, stratejiyi engellemiyor. Daha güçlü taraf, her basamakta daha fazla acı verebileceğini varsayıyor. Ancak tırmanışta üstünlük, tırmanışı kontrol etmek anlamına gelmiyor. ABD ve İsrail her çatışmayı kazanabilir, ancak çatışmanın gidişatını ve hedeflerini kontrol edemeyebilir. Kontrol yanılsamasıyla yürütülen savaşların temel tehlikesi budur: Genel yol daha tehlikeli hale gelse ve geri dönüş daha zorlaşsa bile, her adım bir öncekiyle haklı gösterilir.

Gerçek şu ki, eğer ateşkes için ciddi bir çaba gösterilmezse — caydırıcılık, yaptırımlar, egemenlik ve nükleer mesele gibi konulara daha ciddi bir şekilde yaklaşılmazsa — savaş, yalnızca ABD veya İsrail’in kontrol edemeyeceği bir şekilde tırmanacaktır. Bu durumda, savaş haftalardan aylara uzadığında, bedelleri telafi etmek daha da zorlaşacaktır. Bölgedeki aktörler, çatışmayı genişletmek için artan teşviklerle karşılaşacak ve savaşın hemen ötesindeki bölgelerde terör riski artacaktır.

Ülkelerin kontrollü savaş yanılsamasına kapıldıkları en tehlikeli an, ilk saldırı değil; görünürde bir başarı elde edildikten sonra, liderlerin bir sonraki tırmanışın da bir önceki gibi işe yarayacağına inandıkları andır. İşte bu şekilde ülkeler, kendi güçlerinin tuzağına düşer ve savaşlar, onları başlatanların kontrolünden çıkar.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu