Çocuk Suçluluğu: Değer Krizinin Yansımaları

Çocuk suçluluğu, artan şiddet olaylarının derin bir değer krizinin sonucu olarak değerlendiriliyor.

Yaşar Değirmenci / Yeni Akit

Günümüzde cinayet haberleri, neredeyse her gün karşımıza çıkıyor. Trafikte, park yeri yüzünden veya daha birçok sebeple yaşanan şiddet olayları, çocukların da bu olayların hem faili hem de kurbanı olmasına neden oluyor. Bu durum, toplum olarak kendimizi hala ‘merhamet dini’ mensupları olarak tanımlamamızla çelişiyor. İslam, ilk kelimesiyle ‘rahmet’ olarak tanımlanır. Allah, kendisini Rahmân ve Rahîm olarak tanıtırken, Peygamberimiz de ‘Çocuklara merhamet etmeyen bizden değildir’ diyerek bu konunun önemine dikkat çekmiştir. Ancak günümüzde çocuklar, ya şiddetin faili ya da mağduru olarak karşımıza çıkıyor. Bu çelişkiyi anlamadan, mevcut sorunları çözmek mümkün değildir.

Son yıllarda yaşanan şiddet olaylarında dikkat çeken en çarpıcı durum, hem failin hem de mağdurun çocuk olmasıdır. Ahlaki olgunluğa henüz ulaşmamış bireylerin bu denli ağır suçların öznesi haline gelmesi, sadece bir adalet sorunu değil, aynı zamanda derin bir medeniyet ve değer krizi yaşadığımızı gösteriyor. Bu noktada, kendisini ‘merhamet dini’ olarak tanımlayan bir toplumda, nesillerin merhametten nasıl bu kadar uzaklaştığı sorusu gündeme geliyor.

Kur’an-ı Kerim’de Allah, kendisini ‘er-Rahmân’ ve ‘er-Rahîm’ sıfatlarıyla tanıtırken, Hz. Peygamber de merhameti imanın toplumsal bir yansıması olarak değerlendirir. Çocuk, korunması ve yetiştirilmesi gereken bir emanet olarak görülmelidir. Dolayısıyla, çocukların şiddetin faili veya kurbanı haline gelmesi, yalnızca bireysel sapmalarla değil, aynı zamanda bu emanet bilincinin zedelenmesiyle açıklanabilir. Yıllar boyunca İslam Şeriatı, insanlara olumsuz bir şekilde tanıtıldı. Beşeri sistemler ise hümanist bir bakış açısıyla yüceltildi. Ancak tüm dünyada suç oranları artmaya devam ediyor.

Tarih boyunca toplumların en temel arayışı huzur ve güven olmuştur. Can, mal ve namusun korunmadığı bir ortamda ne medeniyetten ne de gerçek refahtan söz edilebilir. Ancak modern çağda adalet anlayışı köklü bir değişim geçirmiştir. Asırlarca adaletin kaynağı olarak kabul edilen İslam şeriatı, sistematik bir şekilde ‘sert’, ‘ilkel’ ve ‘insanlık dışı’ olarak nitelendirilirken, beşeri hukuk sistemleri ‘hümanist’ ve ‘çağdaş’ olarak öne çıkarılmıştır.

Bununla birlikte, ortaya çıkan tablo bu söylemlerin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Dünya genelinde suç oranları artmakta; cinayet, tecavüz, gasp ve organize suçlar hızla çoğalmaktadır. Bu artış, yalnızca yoksul veya istikrarsız ülkelerde değil, ‘en müreffeh’ ve ‘en gelişmiş’ olduğu iddia edilen toplumlarda da gözlemlenmektedir. Bu durum, beşeri ceza sistemlerinin caydırıcılık iddiasını geçersiz kılmaktadır.

Sonuç olarak, insanlık bugün bir paradoksla karşı karşıyadır: Hümanizm iddiasıyla yola çıkan beşeri sistemler, insanı ne güvende ne de huzurda tutabilmiştir. Buna karşın, ‘sert’ olarak nitelendirilen İslam şeriatı, caydırıcı cezalarıyla asırlar boyunca toplumsal emniyeti sağlamıştır. Açık olan bir gerçek var: İslam şeriatının caydırıcı ceza anlayışı, İlahi ahkam çerçevesinde hayata geçirilmeden, insanlık için gerçek huzur ve güven yalnızca bir hayal olarak kalacaktır.

Ya milletin manevi köklerine sahip çıkacağız ya da seküler elitlerin dayattığı yabancılaşmaya teslim olacağız. Müslüman bir toplum olarak, çocuklarımızın kendi değerleriyle büyümesini arzuluyoruz. Çünkü bu millet, Allah’ın adıyla doğdu, Allah’ın adıyla kurtuldu ve Allah’ın adıyla yürüyecek. Müslüman bir gazeteci ve yazar olarak, hakikati haykırmak bizim görevimizdir. Her koşulda dinimizi Batı’nın yaptığı gibi belli günlerde kutlanan bir din olarak değil, hayat tarzımız olarak yaşamak ve yaşatmak zorundayız. Allah Teâlâ da bizim yardımcımızdır. Allah’a teslim olan ve dinimizi iyi temsil eden Müslümanların en iyi temsilcisi olarak, insanımızın gönlünde yer edinelim.

Öncelikle kalpleri ve gönülleri fethedelim.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu