İsrail’in E1 Projesi: Filistin Topraklarında Yeni Bir Tehdit
İsrail’in E1 Projesi, Doğu Kudüs’ü Batı Şeria’dan ayırarak ilhak sürecini hızlandırmayı hedefliyor.
İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında hayata geçirdiği E1 Projesi, en tehlikeli yerleşim projelerinden biri olarak değerlendiriliyor. Bu proje, Doğu Kudüs’ü Batı Şeria’nın geri kalanından ayırmayı ve şehrin fiili ilhakını kolaylaştırmayı amaçlıyor.
2017 yılında, o dönemde Knesset üyesi olan ve şu anki İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, “Belirleyici Plan: Barışın Anahtarı Sağın Elinde” başlıklı bir strateji geliştirdi. Smotrich, bu planın, Batı Şeria’daki coğrafi ve demografik yapıyı köklü bir şekilde değiştireceğini savunuyordu. Hedef, sahada geri dönülemez durumlar yaratmak ve Filistin devletinin kurulma olasılığını azaltmaktı.
Smotrich, “Sahadaki gerçekler algıları değiştirir ve yeni gerçekliği belirler, yerleşim blokları da bunu kanıtlayacaktır” diyerek bu projelerin önemini vurgulamıştı. Zamanla, fiili ilhakı hedefleyen çeşitli yerleşim projeleri devreye alındı ve bunlar arasında en çok tartışma yaratanı E1 Projesi oldu.
E1 Projesi, Batı Şeria’nın C Bölgesi’nde, Ma’ale Adumim ile Pisgat Ze’ev arasında yer alıyor ve 1993 yılından bu yana 12 bin dönümden fazla Filistin toprağının gasbedilmesine yol açtı. İsrail hükümeti, 14 Ağustos 2025’te Ma’ale Adumim’in Kudüs’e bağlanmasına onay verirken, Smotrich bu adımın “Filistin devletini mezara gömdüğünü” iddia etti. Ardından, 11 Eylül 2025’te Başbakan Binyamin Netanyahu, Ma’ale Adumim’de “Yaşam Dokusu” projesi dahil ek planları onayladı ve 7 bin 600’den fazla yerleşim birimi için 3 milyar şekel bütçe ayırdı. Netanyahu, “Ma’ale Adumim topraklarımızın bir parçasıdır, burada yaptığımız şey bir vizyonu gerçeğe dönüştürmektir” şeklinde konuştu.
İsrail yönetimi, resmi tapu kayıtlarında “Batı Şeria” yerine “Yahudiye ve Samiriye” terimini kullanmaya başladı. Bu değişiklik, 10 Eylül 2025’te Ma’ale Adumim ile Eriha arasındaki arazilere yönelik yayımlanan resmi bir bildirimde de görüldü. Ayrıca, projenin uygulanmasını kolaylaştırmak için Kudüs’ün kuzeybatısındaki Beyt İksa ve Nebi Samuil köyleri ile El-Halayile Mahallesi’nde Filistinlilerin hareket özgürlüğü kısıtlandı.
Bu tür adımlar, yerleşim faaliyetlerini yasa dışı sayarak uluslararası barış ve istikrarı tehdit eden bir savaş suçu olarak kabul edilen uluslararası hukuka tamamen aykırıdır. Bu uygulamalar, Kudüs ve Batı Şeria’nın belirli bölgelerini fiilen ilhak etme politikasını açıkça ortaya koymaktadır.
İsrail’in yerleşim faaliyetleri, uluslararası hukuka göre bir savaş suçu teşkil etmekte ve bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Bu hukuki zemin, işgalci bir gücün kendi sivil nüfusunu işgal altındaki topraklara nakletmesini yasaklayan 1907 Lahey Sözleşmesi’nin 46. maddesine, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesine ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 8(2)(b)(viii) maddesine dayanmaktadır.
Uluslararası toplum, 1967’den bu yana İsrail’in işgal altında tuttuğu topraklardaki yerleşim faaliyetlerinin yasa dışı olduğunu vurgulamaya devam etmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 23 Aralık 2016 tarihinde aldığı 2334 sayılı kararla, İsrail yerleşimlerinin “hiçbir hukuki geçerliliği bulunmadığını” ve uluslararası hukukun “açık bir ihlali” olduğunu belirlemiştir. Benzer şekilde, BM Genel Kurulu da 15 Aralık 2025’te kabul ettiği kararlarla yerleşimlerin gayrimeşru olduğunu yeniden teyit etmiştir.
Ancak tüm bu uyarılara rağmen, İsrail E1 Projesi başta olmak üzere yerleşim projelerini genişletmeyi sürdürmektedir. Bu adımlar, toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devleti kurma ihtimalini baltalamakta ve uluslararası düzeyde hesap verebilirlik mekanizmalarının kurulmasını zorunlu kılmaktadır.
448’den fazla eski Avrupa yetkilisi, 6 Mayıs 2026’da AB liderlerine ortak bir mektup göndererek, işgal altındaki Batı Şeria’da E1 Projesi üzerinden yürütülen ilhak politikalarına karşı acil eyleme geçilmesi çağrısında bulundu. Bu girişim, İsrail’in gasbedilen Filistin topraklarına 15 binden fazla yerleşimci taşımayı hedefleyen E1 Projesi için yeni ihaleler açacağını duyurması üzerine gerçekleşti. Mektupta, “AB, kısıtlayıcı ticari tedbirler ve yerleşim faaliyetlerinde rol oynayan kişilere yönelik yaptırımlar da dahil olmak üzere, İsrail’i Batı Şeria’daki Filistin topraklarını yasa dışı şekilde ilhak etmekten caydıracak acil adımları derhal atmalıdır” denildi.
Avrupalı eski yetkililer, Avrupa Birliği’ne 11 Mayıs 2026’da toplanan AB Dış İlişkiler Konseyinde İsrail’e karşı somut yaptırımlar benimsenmesi yönünde baskı yaptı. Ancak bu toplantıdan, yalnızca belirli İsrailli şahıs ve kuruluşları hedef alan sınırlı yaptırım kararları çıkabildi. Ayrıca, 1995 tarihli AB-İsrail Ortaklık Anlaşması’nın askıya alınması yönündeki teklifler de kabul görmedi. Çünkü bu anlaşmanın askıya alınabilmesi için 27 AB üyesi ülkenin oy birliğiyle karar vermesi gerekiyordu. Sonuç olarak, dönemsel siyasi çıkarlar, hukuki yükümlülüklerin önüne geçti.
Öte yandan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Haziran 2020’de, Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar hareketinin ifade özgürlüğünü kısıtlayan Fransız mahkemesi kararında hak ihlali tespit ederek önemli bir yargısal emsal oluşturdu. Bu dava, hareketin, İsrail yerleşim birimlerinden gelen ürünlerin boykot edilmesi ve yerleşim faaliyetlerinin uluslararası hukuka göre bir savaş suçu teşkil ettiği yönündeki duruşunu temel alıyordu.
Bu talepler, AB üyesi ülkeler ile Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne taraf devletlerin üzerindeki hukuki yükümlülükleri de net bir şekilde yansıtmaktadır. Nitekim BM Genel Kurulu, bu sözleşmenin 1967’den bu yana işgal altında tutulan Filistin topraklarında geçerli olduğunu defaatle teyit etmiştir. Sözleşmenin 146. maddesi gereğince devletler, evrensel yargı yetkisi ilkesi gereğince savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçların faillerine karşı diplomatik ve ekonomik yaptırımları devreye sokmakla yükümlüdür.
Dahası, BM kararları, devletlerin İsrail yerleşimlerini destekleyen şirketlerin faaliyetlerini durdurmasını zorunlu kılmaktadır. Bu yaklaşım, özellikle BM İnsan Hakları Konseyinin Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerine müdahil olan 11 ülkeden 153 şirketi ifşa eden listesine yönelik 26 Eylül 2025 tarihli BM Genel Kurulu kararının ardından daha da kritik bir boyut kazanmıştır. Bu kararda, ilgili devletlere bu şirket ve şahısları uyarma ve haklarında yasal süreç başlatma çağrısı yapılmıştır.
Ancak tüm bu hukuki yükümlülüklere ve uluslararası kararlara rağmen, BM ve AB gibi kurumların Filistin ile İsrail’in yerleşim faaliyetlerine yönelik adımları etkin bir şekilde uygulama noktasında yetersiz kalması, bu çabaları tamamen devletlerin tek taraflı siyasi iradesine bağımlı kılmaktadır.
Sonuç olarak, İsrail’in bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını engellemek amacıyla yerleşim yerlerini sürekli genişletmesi, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkını doğrudan tehdit etmektedir. Bu yayılmacı politika, E1 Projesi’nin ötesine geçerek Batı Şeria genelinde daha geniş bir yerleşim planına dönüşmüştür. Uluslararası anlaşmaları, Birleşmiş Milletler kararlarını ve uluslararası insancıl hukuku açıkça ihlal eden bu politikalar, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine, topraklarının gasbedilmesine ve en temel haklarının kısıtlanmasına yol açmaktadır. Dönemsel siyasi mülahazalar ise bu hukuksuz uygulamalara karşı uluslararası alanda etkili ve caydırıcı adımlar atılmasını engellemeye devam etmektedir.




